Yetişkin Çocuklarımı Kurtarmayı Nasıl Bıraktım

Benim adım Ahmet Yılmaz, İstanbul’un tarihi semtlerinin birinde yaşıyorum. Çok zengin değilim ama yıllarca biriktirdiklerim var: Bir ev, şehir dışında bir arazi, bir araba ve kara gün için bir miktar birikim. Eşim Zehra ile çocuklarımıza en iyisini vermek için kendimizden ödün verir, elimizdekileri onların üzerine dökerdik. Fedakarlığın ebeveynliğin bir parçası olduğuna inanırdık. Fakat zamanla öğrendim ki, her zaman bunun için minnet beklememek gerekiyor, çoğu zaman sadece alışkanlık yarattığını gördüm.

Üç çocuğumuz var: Murat, Elif ve Cem. Hepsi kendi ayakları üzerinde durmalı, ama durum genelde böyle olmuyor. Neredeyse kırk yaşındaki Murat, ilk başta bana geldi. Genç, umut dolu ama sürekli aynı şikayetlerle: iş uygun değil, patron saçma, müşteriler vefasız. İlk arabasını alması için para verdim, ev kirasına yardım ettim, sonra tamiratı için, daha sonrası eşinin rahatsızlığı için… Sürekli yardım ediyordum çünkü bir babayım ve onu seviyorum. Oğluma nasıl hayır diyebilirdim ki?

Elif, bizim prensesimiz, narin ve sanatsever ruh. Evlilikleri birer birer dağılıyor, işleri birkaç aydan fazla sürmüyordu. Ağlayarak telefon eder ve “Baba, evin kirasını ödeyemiyorum…”, “Baba, borçlar boğuyor…” derdi. Ben de ona destek oldum, paraca yardım ederdim. Cem, küçük oğlan ise hep her şeyi hak ettiğini düşünürdü. “Kendim yaparım” diyerek işin kolayını seçmezdi. İnanıp sermaye koyduğum her işi batırdı. Borçlarına yardım ettim, ayakta durabilmesi için para gönderdim.

Zehra öldüğünde yalnız kaldım. Çocuklar cenazeye geldi, sarılıp ağladık, sonra telefonlar yine çalmaya başladı. Elif: “Baba, bir avukata ihtiyacım var, yardım et.” Murat: “Baba, artık yalnız yaşa, masrafların azaldı, biraz destek at.” Cem: “Anne olsa hayır demezdi.” Paranın gözden kaybolduğunu görmek üzücü. Her alışverişte parayı sayarken buluyorum kendimi. Yeni bir mont almadım, eski hala iş görüyor diyerek. Ancak fark ettim ki, çocuklar asla sağlığımı, nasıl uyuduğumu veya beni ziyaret etmeyi merak etmiyorlar. Sadece “Baba, bu son, bir kez daha…” diyorlar.

Bir gece mutfakta soğuk çayımı içerken kendime itiraf ettim, tükendim. Yaştan değil ya da fiziken bitkinlikten değil, sanki sesli bir para makinesi gibi hissediyor, kendimi tüketiyordum.

Aynı gece Murat, Elif ve Cem’e kısa ama kararlı mektuplar yazdım: “Sizi seviyorum. Elimden gelenin en iyisini verdim. Artık güçlü olma sırası sizde. Para göndermeyeceğim, bahaneleri kabul etmeyeceğim. Siz güçlü bireyler olarak kendi yollarınızı bulabilirsiniz. Bir gün telefonların sadece sohbet için çalmasını diliyorum.”

Cevap beklemiyordum ama geldi. Murat’tan tek kelime çıkmadı. Elif öfkeli bir mesaj gönderdi: “Teşekkürler baba, hepimizi en sonunda sırtından bıçakladın!”. Cem aradı. Sessizlik vardı, sonra neredeyse utançla “Affet, haklısın. En son sana ne zaman nasıl olduğunu sordum hatırlamıyorum” dediğini duydum.

Neredeyse altı ay geçti. Uzun zaman sonra ilk kez sevdiğim yemekleri yiyebiliyorum, kaliteli bir mont aldım. Emekliler için bir resim kursuna katıldım. İlk kez kendim için yaşıyorum. Doğum günümde Cem geldi. Bir parça pasta getirdi ve “Baba, düzenli bir işe girdim. Senin gurur duymanı istiyorum, bana yardım ettiğin için değil, kendi başıma başardığım için” dedi. Gururdan gözyaşlarımı tutamadım.

Çocuklarım onların sürekli yardım bekleyebilecekleri biri olduğumu düşünmeye alışmışlardı. Fazla vermekten yorulduğumu fark ettim. Murat ve Elif sessiz, belki de kırgınlar, bilmiyorum. Ama artık elleri açık bekleyen telefonlarını beklemiyorum. Evim, tuvalim ve boyalarım var. Huzurlu nefes almayı öğreniyorum. Daha huzurluyum, babayım, kalbimle sevilmeyi umut ediyorum, banka hesabımla değil. Ve bunun mümkün olduğuna ilk kez inanıyorum.

Rate article
Lifequest
Yetişkin Çocuklarımı Kurtarmayı Nasıl Bıraktım