«Bir daha arama beni, anne, meşgulüm!» diye bağırdım telefona. Ve annem bir daha aramadı…
Ben Şenay Yılmaz, İstanbul’da yaşıyorum. Bugün hayatımın unutulmaz günlerinden biri. «Bir daha arama beni anne, meşgulüm!» diye telefonu kapatmıştım. O an haklı olduğumu düşünmüştüm. İş üzerime baskı yapıyordu, teslim tarihleri yaklaşıyordu, sinirlerim tel gibi gerilmişti. Annemin sürekli sorduğu «Yemek yedin mi? Nasısın? Yoruldun mu?» gibi soruları beni çıldırtıyordu. Onun ilgisinden boğuluyordum, kendi hayatımı yaşamak için nefes alamıyordum. O an tek istediğim şey sessizlikti.
Ve annem sustu. Ne o gün ne de ertesi gün aramadı. İlk başta fark etmedim bile, çünkü kendi kaosuma dalmıştım. Bu sessizlikten hoşlandım: kimse aptalca sorular sormuyordu, kimse bana kendi hayatımın kontrolünü kaybettiğimi hatırlatmıyordu. Özgür olduğumu sanıyordum. İki hafta geçti. Bir akşam, soğumuş bir fincan kahveyle yalnız otururken, neden annemin sesini duymadığımı düşündüm. «Kırgın mı? Gururuna mı dokundu?» diye düşündüm telefona bakarak. Ne arayan vardı, ne de mesaj. Boşluk.
İç çektim ve onu aramaya karar verdim. Çaldı, çaldı ama cevap vermedi. «Tabii ki, onu tersledikten sonra şimdi beni görmezden geliyor,» diye söylenerek onun inatçılığına kızdım. Ertesi gün tekrar aradım – yine sessizlik. İçimde soğuk bir düğüm oluştu. Ya bir şey olduysa? Bir keresinde yumuşak bir sesle söylediği sözler geldi aklıma: «Konuşmak istersen her zaman yanındayım.» Peki ya artık yanında olamıyorsa? Kalbim korkuyla sıkıştı.
Her şeyi – işi, işleri, planları – bıraktım ve onun son yıllarını geçirdiği, İstanbul’un biraz dışında kalan köyüne koştum. Anahtarımla kapısını açarken kalbim deli gibi çarpıyordu. İçerisi sessizdi – ölü, bunaltıcı bir sessizlik. Seslendim: «Anne?» – sesim titredi ama cevap yoktu. Yatağında yatıyordu, ellerinde telefonu sıkı sıkı tutuyordu. Gözleri kapalı, yüzü sakindi, sanki sadece uyuyordu. Ama biliyordum – artık yoktu.
Yanındaki sehpada bir fincan çay duruyordu – soğuk ve dokunulmamış, yalnızlığının bir simgesi gibi. Yanında eski bir fotoğraf albümü vardı. Titreye titreye açtım – ilk sayfada çocukluk fotoğrafım duruyordu: ben, küçükken, kucağında oturuyorum ve o beni gülümseyerek kucaklıyor. Gözyaşlarım engel olamıyordum, boğazım düğümlendi. «Bu ne zaman oldu? Son kez beni aradı mı? Vedalaşmak istedi mi?» Onun telefonunu aldım – elim titriyordu. Son aranan numara – benimki. Tarih – ona hayatımdan çıkmasını söylediğim o gün. Sözünü dinledi. Bir daha aramadı.
Artık ben arıyorum. Her gün, her akşam. Onun numarasını çeviriyorum, sonsuz çalmaları dinliyorum, olmayacak bir mucizeyi umarak. Telefonda sessizlik bıçaktan daha keskin. Beni aradığı anı hayal ediyorum, belki de tek başına yatarken, telefonu sıkı sıkı tutmuşken. Ben ise onu ittim – kaba, acımasızca. İş, stres, işler – önemli görünen her şey çöktü, geriye dolmayacak bir boşluk bıraktı. Sadece bana bakmak istemişti ama ben bunu yük olarak gördüm. Artık anlıyorum: onun aramaları, bizi bir arada tutan ince bir ipti ve ben onu kendim kopardım.
Evini gezip, eşyalarını elliyorum – eski battaniye, yıpranmış kupa, mutlu olduğumuz anların bulunduğu fotoğraf albümleri. Her şey kaybettiklerimi haykırıyor. Anne, vedalaşmadan gitti çünkü ona şans vermedim. Son sözüm – «Beni arama!» – onun hükmü ve benim lanetim oldu. Boşluğa bağırıyorum, onu çağırıyorum ama sadece suçluluğumun yankısını duyuyorum. Artık aramayacak ve ben de hep onu arayacağım – bir yerlerde, öteki tarafta, beni affedeceği umuduyla. Ama sessizlik – sonsuz cevabım ve bu acıyı, taşıması zor bir haç gibi yaşıyorum.




