Benim oğlum, hala benim evimde yaşayan 35 yaşında bir adam, omuzlarıma bir yük. Arkadaşlarım onu evden göndermemi söylüyor, ama nasıl cesaret edeceğimi bilmiyorum.
Benim adım Zeynep Yılmaz, İzmir’de, Ege’nin sıcak kollarında kalbimi sıkan düşüncelerle yaşıyorum. Bugün sabah yine alarmdan önce uyandım, oğlum Uğur hâlâ uyurken evi toparladım. 35 yaşında olan Uğur, yıllardır benimle aynı çatı altında kalıyor. Mutfağın ortasında bir yığın bulaşık, oturma odasında ise eşyaları dağınık halde duruyor, sanki burada kalıcı olduğunu hatırlatıyor. Hayat sanki durdurulmuş da ben hangi kanalı değiştireceğimi unutmuş gibiyim. Ona “Artık kendi hayatını yaşamalısın” demek istiyorum ama bu sözler boğazıma düğümleniyor, kalbim korkudan sıkışıyor.
Uğur küçükken, onu tek başıma büyüttüm. Eşim bizi terk ettiğinde, annelik, babalık ve geçim derdini üstlenmiştim. Her çarpmada, okulda aldığı her kötü notta içim titredi. Onu güvende hissettirmek için elimden geleni yapıyordum. Seneler geçti, ama bu koruma kalkanı onun zindanı oldu. Büyüyüp kocaman bir adam oldu ama ruhu küçük bir çocuk gibi, hala benim kanatlarımın altında saklanıyor. Farkına varmadan onu annesinin küçük çocuğu yaptım, sürekli benim çözümlerimi bekliyor.
Bir gün bir arkadaşım mobilyalarını taşımama yardım etmemi istedi. Uğur’a “Oğlum, yardım eder misin?” dedim. Omuz silkerek “Anne, işlerim var, başka zaman” dedi ve yeniden bilgisayar oyunlarına daldı. Bu an, hayatımızın bir yansımasıydı: onun için her şeyi yapmaya hazırım ama o, annesinin her zaman onu kurtaracağı yanılsamasında yaşıyor. Arkadaşlarım hep bir ağızdan “Zeynep, burası senin evin, senin kuralların! Onu göndermek tek çıkış yolu, aksi halde kendi ayakları üzerinde durmayı hiç öğrenemeyecek” diyorlar. Onların sözleri içimde bir gerçeği kesiyor ama onu kapıdan çıkarken hayal ettiğimde içim buz kesiyor. Bir zamanlar düştüğünde bana kol kanat geren, okulda alay edildiğinde ağlayan, işten eve geldiğimde yemek bekleyen çocuktu o.
Gitgide huysuz bir kadına dönüştüğümü fark ediyorum. Her sabah “Yine çöpü çıkarmamış, yine eşyalar her yerde” diye söyleniyorum. Annelik içgüdüm, bu yükü tek başıma taşımaktan yorulduğumla savaşıyor. Uğur sürekli bir işte çalışmıyor — günübirlik işlere giriyor ama çabuk sıkılıyor. Para kazansa da, eğlencelerine harcıyor. Kuruşları sayarken utanıyorum, ona büyük bir satın alma yaparken yardım edememekten utanç duyuyorum ama beni daha çok üzen ise onun hayatımı kolaylaştırma çabasının hiç olmaması.
Birkaç gün önce ciddi bir konuşma yapmaya karar verdim. “Uğur, bir şeyleri değiştirmemiz gerek” dedim titreyen bir sesle. “Zaman akıp geçiyor, sen olduğun yerde sayıyorsun. Ben sonsuz değilim, ben gittikten sonra ne yapacaksın?” Kaşlarını çattı, sessizce ayağa kalktı, kapıyı çarptı ve odasına kapanıverdi. Diyalog kuramadık, ama içimde onu hayal kırıklığına uğratıp, kurduğumuz sevgi dolu yuvayı yıkıyormuşum gibi bir his vardı. Aklımda şu düşünce yankılanıyor: belki de arkadaşlarım haklıdır. Belki onu bırakma vakti gelmiştir, kalbimi parçalasa da. Diğer kadınların çocukları onun yaşında çoktan aile kurmuş, kendi bebeklerini büyütüyorlar. Oysa ben hâlâ ona yemek pişirip gömleklerini ütülüyorum ve “yarın” her şeyin değişeceğine dair boş vaatler dinliyorum. O “yarın” yıllara yayıldı ve ben adım atmadıkça hiçbir şey değişmeyecek.
Bazen “göndermekten” ziyade, onda bağımsız yaşama isteğini uyandıracak kelimeleri bulmanın gerektiğini düşünürüm. Ama bunları nasıl seçmeli ki incitmesin? O duygusal biri, içinde korkular ve güvensizliklerle dolu bir dünya var ve belki de aşırı korumam onu bu eve bağladı. Ancak ben de bir insanım — yoruldum, huzur istiyorum, yetişkin oğlum için sürekli endişelenmek istemiyorum. Bugün lavabonun önünde dururken, küçük Uğur’un beş yaşındayken bana market alışverişini yerleştirmede yardım edişini hatırladım. Çocuktu ama elinden geleni yapıyordu ve biz bir takımdık, bir aileydik. Ve şimdi o, benim için ağır bir yük, omuzlarımda bir taş ve onu nasıl bırakacağımı bilmiyorum.
Zaman acımasızca akıyor. Bir gün Uğur’un içindeki gücü bulup benim güvenlik yastığım olmadan, kendi ayakları üzerinde duracağına inanıyorum. Ama bunun için hayatta en çok korktuğum adımı atmalıyım. Bu cesareti nasıl toplayacağımı bilmiyorum. Ama anlıyorum ki: bu bir zalimlik değil, ona büyümesi için bir şans vermek benim görevim; gözyaşlarına ve karşılıklı suçlamalara mal olsa bile. Ona nihayet her şeyi söylediğimde neler olacağını tahmin edemem. Belki kapıyı çarpıp gider, “ihanet” için beni lanetler. Belki özgürlüğünü bulur ve yıllar sonra bana teşekkür eder. Ama bildiğim bir şey var: ben bu yükü sonsuza kadar taşıyamam. Bu düşünce — korku ve rahatlama karışımı — kalbimde bir çekiç gibi yankılanıyor. Annelik sevgisi yalnızca korumak demek değil, aynı zamanda “Kendi yoluna git” demeyi bilmek de. Bunu yapmak zorundayım — hem onun hem de kendi iyiliğim için.




