Ben hiçbir zaman eşimi sevmedim ve ona bunu defalarca söyledim. Suç onun değildi — gayet idare ediyorduk.
Adım Ahmet Kaya, Sakarya’da yaşıyorum; burası savaşın ve gri gündelik yaşamın izlerini taşıyan bir yer. Eşim Ayşe’yi hiç sevmedim ve ona bu acı gerçeği defalarca söylemiştim. O bunu hak etmiyordu– asla sahne çıkarmadı, beni suçlamadı, her zaman nazik, düşünceli ve neredeyse kutsal gibiydi. Fakat kalbim kışın Sakarya Nehri kadar soğuktu. Aşk yoktu ve bu beni içten içe kemiriyordu.
Her sabah tek bir düşünceyle uyanıyordum: gitmek. İçimde bir ateş yakacak, nefes alabileceğim bir kadın bulmayı hayal ediyordum. Ama kader benimle dalga geçti ve her şeyi altüst etti, hâlâ kendime gelemiyorum. Ayşe ile rahattım, eski bir koltuk gibi alışmıştım. Evi kusursuz bir şekilde idare ederdi, sokakta herkes ona bakardı, arkadaşlarım bana “Bu şansı nereden buldun?” derdi. Ben de onun sadakatini hak edip etmediğimi anlamıyordum. Sıradan bir adamdım ve o beni tüm dünyasıymış gibi seviyordu. Bu nasıl mümkündü?
Onun sevgisi beni boğuyordu. Daha kötüsü ise şu düşünceydi: gidersem başka biri alır onu. Daha başarılı, yakışıklı, zengin biri – kıymetini anlayacak biri. Başka kollar arasında onu hayal ettiğimde, öfkeyle gözlerim kararırdı. O benimdi — hiç sevmemiş olsam bile. Bu sahiplenme duygusu sağduyudan daha güçlüydü. Ama kalbinin sessiz kaldığı biriyle bir ömür geçirmek mümkün mü? Yapabileceğimi sanıyordum, ama yanıldım; içimde tutamadığım bir fırtına vardı.
“Yarın her şeyi söyleyeceğim,” diye düşündüm yatağa yatarken. Sabah kahvaltıda cesaretimi topladım. “Ayşe, otur, konuşmamız lazım,” dedim onun huzurlu gözlerine bakarak. “Tabii, canım, ne oldu?” diye yanıt verdi yumuşaklığıyla. “Bir düşün, ayrılıyoruz. Ben gidiyorum, ayrı yaşayacağız…” O güldü, sanki şaka yapıyormuşum gibi: “Ne garip hayaller bunlar? Oyun mu bu?” “Ciddiyim, dinle,” diye kestim sözünü. “Peki, düşündüm. Ne var ki?” dedi, gülümsemeye devam ederek. “Eğer gidersem, başka birini bulur musun?” dedim. Durdurdu. “Ahmet, neden böyle düşünüyorsun? Neden aklına böyle şeyler geliyor?” diye endişeyle sordu. “Çünkü seni sevmiyorum ve asla sevmedim,” diye patladım, sanki bir tokat gibi.
Ayşe bir an için dondu kaldı. “Şaka yapıyorsun herhalde? Hiçbir şey anlamıyorum.” “Gitmek istiyorum, ama başkasıyla olacağın düşüncesi beni deli ediyor,” dedim, sesim gerginlikten titriyordu. Bir süre sessiz kaldı, sonra üzüntülü bir bilgelikle konuştu: “Sendenden daha iyisini bulamam. Git, ben yalnız kalırım.” diye yanıtladı. “Söz mü?” diye sordum. “Elbette,” dedi, gözlerime bakarak. “Ama nereye gideceğim?” diye şaşırdım. “Bir yerin yok mu?” diye şaşırdı. “Hayır, bir ömür birlikte olduk. Görünen o ki, yanında kalmak zorunda kalacağım,” diye mırıldandım, ayaklarımın altındaki zeminin kaydığını hissederken. “Merak etme,” dedi Ayşe. “Boşandıktan sonra evi iki küçük yerle değiştiririz.” “Ciddi misin? Böyle yardım edeceğini beklemiyordum. Neden?” diye şaşkınlıkla sordum. “Çünkü seni seviyorum. Aşk zorla tutulmaz” diye karşılık verdi; sözleri bir hüküm gibiydi.
Birkaç ay geçti. Boşandık. Sonra bana söylentiler ulaştı: Ayşe yalan söylemiş. Yeni biri varmış — uzun boylu, kendine güvenen, güler yüzlü biri. Babaannesinden kalan evi paylaşmayı hiç düşünmemiş bile. Ben geride hiçbir şeyle kaldım — ne ev, ne aile, ne de insanlara olan güvenim. Aldatmaca, sırtıma inen bir darbe gibi açığa çıktı ve hâlâ o sesini duyuyorum: “Ben yalnız kalırım.” Yalan. Soğukkanlı, hesaplı bir yalan, ben ise bir aptal gibi inandım.
Artık kadınlara nasıl güvenebilirim? Bilmiyorum. Onunla hayat rahat ama boştu, şimdi ise o da yok. Kiraladığım odada, duvara bakarak o konuşmayı tekrar canlandırıyorum. Onun huzuru, sözleri — her şey bir maskeymiş. Arkadaşlarım diyor ki: “Kendin ettin Ahmet, ne bekliyordun?” Ve haklılar. Onu sevmedim, ama onu bir eşya gibi yanımda tutmak istedim. Ama o gitti, beni yalnız bıraktı — en çok korktuğum şey. Belki de bu benim cezamdı — soğukluğum, bencilliğim ve onun kalbini takdir etmemem için. Şimdi yalnızım ve etrafındaki sessizlik onun gidişinden daha acı verici. Yaptığım hakkında ne düşünüyorsunuz? Kim daha büyük aptal, ben mi o mu, bilmiyorum.”




