Acıdan doğan sevgi: Tanrı’ya teşekkür ederim ki bana Burak’ı gönderdi!
Benim adım Aylin Demir, ve İstanbul’un kıyısında, huzurlu bir semtte yaşıyorum. Çocukluktan beri çocuklara olan ilgim hiç azalmadı — küçük bir kızken saatlerce sokakta oynayan çocukları izler, bir gün kendi çocuğumun olacağı günü düşlerdim. 25 yaşına geldiğimde bu hayal neredeyse dokunulabilir hale gelmişti: parkta durur, çocukların nasıl koştuklarını, güldüklerini, düştükten sonra tekrar nasıl kalktıklarını izler, kalbim anne olma arzusu ile dolup taşardı.
Emre, hayatımdaki ilk gerçek erkek oldu. Gelecek için hayaller kuruyor, evlilikten bahsediyorduk ve hamile olduğumu öğrendiğimde mutluluk beni adeta bir dalga gibi sarmıştı. Ailemiz, evimiz, bebeğimiz gözümde canlanıyordu. Ancak bu haber onun için yıkıcı oldu. Yüzü soldu, içine kapandı ve sonra hiçbir veda sözü bırakmadan birlikte yaşadığımız evden eşyalarını toplayıp gitti. Kalakaldım — terk edilmiş, karnımda bir bebekle. Onu bir daha hiç görmedim. Geceleri uyuyamaz hale geldim. Kafamın içinde zihin arıları dolaşıyordu: kürtaj, bebeği vermek, tek başına büyütmek. İlk iki seçeneği hemen eledim — bu, kendime ihanet olurdu. Üçüncü seçenek ise korkutuyordu: Ailemden gelecek eleştirilere, bitmek bilmeyen sitemlerine hazırlıklıydım, ama savaşmaya kararlıydım.
Derler ki sabahlar geceden daha bilgedir ve bana umut getirdi. O gün, ağır bir kalple işe giderken, kapıda Burak’la karşılaştım. O benim komşumdu — uzun boylu, nazik bir adam, bana karşı ilgisini defalarca hissettirmişti. Onun sıcak bakışlarını yakalıyor, alışverişten dönünce çantalarla bana yardım ettiğini görüyordum. Genellikle selam verip geçerdim ama o sabah durdum. Sohbete başladık. Emre’yi sordu ve ben de nedenini bilmeden ona her şeyi döktüm — acımı, korkularımı, yalnızlığımı. Akşam, girişte beni elinde kırmızı bir gülle bekliyordu ve bir ay içinde evlendik. Düğün istemiyordum — bu bana sahtekarca geliyordu ama Burak ısrar etti: “Her şey güzel olacak, inan.”
Eşim altın gibi biriydi — iyi kalpli, akıllı, şefkat dolu, gönlü zengin. Fakat ben onu sevmiyordum. Kızımız Zeynep doğduğunda harikalar yarattı: Evi dört günde masal gibi yaptı, her şeyi kendi elleriyle onardı, onun odasını bir çocuk hayali gibi döşedi. Arkadaşları ona yardım ediyordu ve ben onun gururla parladığını gördüm. İçimde bir şeyler titredi, yüreğimde bir sıcaklık hissettim ama o kıvılcım, o büyü hala yoktu. Burak, kalbim için savaştı, beni şefkatle kuşattı ama ben soğuk kaldım, bir duvar gibi.
Sonra kader tekrar başımıza vurdu. Oğlumuz doğdu — zayıf, hasta, ağır bir teşhisle. Doktorlar bize acıyarak baktı: “Bırakın, böyle daha iyi olacak.” Burak’ın gözlerine baktım — onun içinde de ruhumu parçalayan aynı dehşet vardı. İkimiz de birbirimize sarılıp, bir can simidi gibi tutunduk. Ama bir hafta sonra bebeğimiz öldü. Gece boyu birlikte ağladık — beni kucakladı, belki çocuğumuz acı çekmeyeceği bir yere gittiğini fısıldadı. Bu kayıp bizi kırdı ama tahmin edemeyeceğim kadar sıkı yapıştırdı. O gece ilk kez ona karşı sevgi hissettim — sadece saygı değil, sadece minnettarlık değil; tüm kalbimle sevdim. Acıdan, küllerden doğmuştu sevgi.
Ardından, bir mucize gibi, ardı ardına oğullarımız oldu — iki gürültülü, neşeli kasırga. Şimdi evimiz kahkaha, sıcaklık ve yaşam dolu. Burak’a, çocuklarımın babasına, beni karanlıktan aydınlığa çekip çıkaran kahramanıma delicesine aşığım. O, düşerken hayatıma geldi ve beni ışığa çıkardı. Buna inanıyorum: Tanrı onu bana gönderdi ve birlikte gözyaşlarından geçip torunlarımızı kucağımıza alacağımız günü bekledik. Her sabah ona bakıyor ve düşünüyorum: İyi ki varsın. İyi ki pes etmedin. Acımızdan gerçek, sarsılmaz bir mutluluk doğdu. Onunla sonuna kadar gitmeye hazırım.




