Benim adım Marina Solovyova, ve Amasya’nın tarihi sokaklarının gölgesinde saklandığı bir kasabada oğlumla huzurlu bir hayat sürüyorum. Bugün, hayalini kurduğum her şeye sahip olan çocuğumla bu sakinliğin keyfini çıkarıyorum, ama bu mutluluğa giden yol acı ve fedakarlıklarla döşeliydi, çoğu insanın hayal bile edemeyeceği fedakarlıklar. Benim hikayem, her yeni günü bir gülümsemeyle karşıladığım, ruhumda taşıdığım bir yaradır.
Her şey lise mezuniyetimden önce, okuldan mezun olacağım yıl başladı. Henüz 17 yaşındaydım, umutlar ve hayallerle doluydum. Akşamları kütüphanede kaybolurdum—kitapları, kokularını, bilgi vaatlerini severdim. Sınavlara hazırlanırken bu benim sığınağımdı, geleceğe dair hayaller kurduğum yer. Kütüphaneciler bana neredeyse aile kadar yakın oldular ve ebeveynlerim bizi geçindirmek için çok çalıştılar. Babam, Sarper, fabrikada usta olarak çalışıyordu, annem, Zehra ise öğretmendi. O Şubat akşamı kitaplara dalmış, son otobüsü kaçırmıştım. Ama korku yoktu—kasabamın her köşesini avucumun içi gibi bilirdim. Parktan kestirme yapmaya karar verdim—soğuk iliklerime kadar işliyordu ve eve dönmek için acelem vardı.
Sonra bir karaltı belirdi—asker üniformalı bir adam, alkol kokuyordu. “Çakmak var mı?” diye sordu boğuk bir sesle. Başımla olumsuz yanıt verdim, ama adımımı atamadan beni tuttu. Etrafta kimse yoktu—sadece gece ve onun ağır nefesi. Beni çalıların arasına sürükledi, ağzımı kapatarak çığlığımı bastırdı. Çoraplarımı ve iç çamaşırımı yırtarak, buz gibi kar üzerinde kirli işini yaptı. Acı içindeydim—bakireydim, ve tüm ağırlığıyla üzerimdeydi, sanki beni ezmek istiyormuş gibi. Nefes almakta zorluk çekiyordum, gözyaşlarım yanaklarımda donuyordu. Sonra ayağa kalktı, beni çıplak ve titrer halde bıraktı ve hiçbir şey olmamış gibi gitti.
Zorlukla kalktım, eve güçlükle vardım. Utanmış, ezilmiş, paramparça olmuş giysilerimi çöp kutusuna attım ve sessiz kaldım. Utanç beni susturdu—ne aileme ne de arkadaşlarıma bir şey söyledim. Ama üç ay sonra gerçek ortaya çıktı: hamileydim. Dünyam yıkıldı. Anneme ve babama her şeyi anlatırken ağladım. O zamanlar kürtaj tehlikeliydi ve beni kaybetmekten korkuyorlardı. Çocuğu bırakmaya ve kimsenin sırrımızı bilmediği bir yere taşınmaya karar verdik. Ben ve oğlum, Efe, için ailem her şeyini—iyi işlerini, arkadaşlarını, alışkanlıklarını feda etti. Babam ustabaşı pozisyonunu, annem de okul müdürü yardımcılığı görevini bıraktı. Başka bir şehirde düşük maaşlı işlere girdiler, bana yeniden başlama şansı vermek için.
Efe doğduğunda ona baktım ve inanamadım: o kadar bana benziyordu ki—temiz, masum, beni parçalayan karanlıkta bir ışık gibiydi. Başardık—birlikte, tüm fedakarlıklara rağmen. Ailem, onun büyüdüğünü görmekten hiçbir şey için pişman değildi. O anaokuluna başladığında, hayatıma romantizm ve sıcaklıkla giren, Efe’yi kendi oğlu gibi kabul eden Erhan’la tanıştım. Oğlumun nasıl dünyaya geldiğini ona hiç anlatmadım—bu kırılgan huzuru bozmaktan korktum. Onun sevgiyle kuşatması, kirletmek için fazlasıyla değerli görünen bir hazineydi.
25 yıl geçti. Efe büyüdü—uzun boylu, akıllı, benim gibi sıcak bakışlı. İstanbul’da üniversiteden mezun oldu, büyük bir şirkette çalışıyor, bir kızla tanıştı ve yakında büyükanne olacağım. Ona bakarken özgüven ve tatlı bir sevinç hissediyorum. Şimdi hayatım—sıcacık bir ev, huzurlu akşamlar, oğlumun kahkahası. Yanımda Erhan var ve her gün için ona minnettarım. Dünyayı parlak renklerle görmeyi öğrendim, ama o Şubat gecesinin gölgesi içimde yaşıyor. Bu mutluluğun bedelini kimsenin ödemesini istemem—utanç, korku, masumiyetin kaybı, ebeveynlerimin fedakarlıkları.
Bazen gece uyanıyorum, gözlerimin önünde o park, o kar, alkol kokusu beliriyor. Vücudumun nasıl kırıldığını, ruhumun nasıl parçalandığını unutamıyorum. Ama sonra yan odada Efe’nin ayak seslerini, sesini, kahkahasını duyuyorum ve anlıyorum ki: bu acıdan bir mucize doğdu. Oğlum—benim ışığım, yaşam amacım. Onun için ayakta kaldım, onun için ailem her şeyini feda etti. Erhan bana ikinci bir sevgi şansı verdi ve ona bir can simidi gibi tutunuyorum. Bugün gülümseyebiliyorum ama bu gülümseme, içinde iyileşmeyen bir yaranın saklandığı bir maske gibi. Yaşıyorum, mutluyum, ama bu mutluluğun bedeli, yaşadıklarımın kalıcı hatıraları. Yine de Efe için, onunla geçirdiğim her gün için, karanlıktan doğan bu güzel şey için kadere şükran duyuyorum.




