Çok uzunca yıllar onun boşanmasını bekleyerek kaybettim — ne kadar aptalca olduğunu ancak sonradan anladım.
Parkta oturuyordum, içim daralmış, kalbim sıkılıyordu. Yanımda, bankta benden biraz daha yaşlı görünen bir kadın oturuyordu. Biraz sohbet ettik. Aniden, sanki uzun zamandır içini dökecek birini arıyormuş gibi, kendi hikâyesini anlatmaya başladı. Acının, kör aşkın ve kendini yok etmenin hikâyesini. O zamanlar bu hikâyenin hafızamda kalıcı bir iz bırakacağını bilmiyordum. Şimdi de onu size aktarıyorum — belki birilerinin gözlerini açabilir bu hikâye.
Adı Zeynep’ti ve tüm bu olaylar başladığında henüz 23 yaşındaydı. Üniversiteden yeni mezun olmuş, bankacılık sektöründe parlak bir kariyer başlangıcı yapmış, ilk iş, ilk başarılar… Ve bir kaç ay sonra, ofise O geldi — adı Mehmet’ti. Görünüş olarak sıradan bir adam ama Zeynep’e göre onda çekici bir şeyler vardı. Toplantılarda sık sık yanına oturuyor, kurumsal yemeklerde yakın olabilmek için çabalıyordu. Zeynep de buna kayıtsız kalamıyordu. Aralarında bir şeylerin başladığını hissettiriyordu.
Bir gün bir etkinlik sonrası Mehmet, köyde yaşayan bir iş arkadaşına eşlik etmeyi teklif etti — bahane olarak Zeynep’i de bırakabileceğini söyledi, böylece gereksiz dedikodulardan kaçınacaklardı. Yolda Zeynep’e aslında ondan çok hoşlandığını itiraf etti. Ertesi gün elinde büyük bir gül demetiyle ona geldi. O andan itibaren romantik hikayeleri başladı. Her gün yeni çiçekler, buluşmalar, bakışlar, dokunuşlar… Zeynep yedinci cennetteydi. Ta ki o güne kadar…
Kurumsal bir etkinlikte Mehmet yalnız gelmemişti — yanında bir kadın vardı. Sade, gösterişsiz, dikkat çekmeyen bir kadın. Ama iş arkadaşları fısıldamaya başladılar: “O onun karısı!” Zeynep’in içi paramparça oldu. Banketten fırladı, sabaha kadar ağladı. Ama ertesi gün Mehmet elinde lalelerle, gözlerinde yaşla ve pişmanlıkla onun kapısındaydı. Eşiyle her şeyin geçmişte kaldığını, sadece çocukları için bir arada olduklarını, ruhen onunla olduğunu söyledi.
Ve Zeynep yeniden inandı.
Mehmet, boşanacağına dair yeminler ediyordu. Biraz daha sabretmesi için yalvarıyordu. Oğlunun büyümesini bekliyordu. Sonra, okul çağına gelmesini bekliyordu. Ardından eşi tekrar hamile kaldığında geldi Zeynep’e suç dolu gözlerle: “Şimdi ikinci çocuğu beklerken nasıl bırakırım?” diye yalvardı, beklemesi için. Zeynep bekliyordu. Seviyordu. İnanıyordu. Her gün Mehmet geliyordu, az kaldığını, her şeyin Zeynep’in hayal ettiği gibi olacağını söylüyordu. Ama yine erteliyordu.
Bu on yıl boyunca sürdü. O geliyordu, Zeynep’in umudunu alıp, yalnızlığı ona bırakıyordu. Zeynep ise dayanmaya çalışıyordu. Annesi defalarca onunla konuşmaya çalıştı, gerçekleri görmesi için zorladı. Bir gün dayanamayıp, Mehmet’in ailesine gitti. Orada “boşanmış” damadını, divanda yatarken, küçük oğlunu kucaklayıp karısını yanağından öperken gördü. Ailesine yabancı gibi davranmıyordu bile. Sadece iki taraflı bir hayat sürüyordu.
Zeynep yıkılmıştı. Artık 33 yaşındaydı. Üzerinde on yıllık acı, bekleyiş ve aşağılanma vardı. Hayat akıp gidiyor, o duruyordu, ellerinde yalanlardan oluşan bir demet tutarak.
Ama Zeynep’in hikayesi trajediyle bitmedi. Onu bırakacak gücü buldu içinde. Sonsuza kadar. Ve bir gün başka bir adamla tanıştı — sade, iyi kalpli, büyük sözler etmeyen ama temiz niyetleri olan bir adamla. 35 yaşında ilk kez anne oldu. Bugün oğlunun yaşı 17. Arkadaşları onun yaşındayken torunlarını severken Zeynep pişman değil. “Gerçekten anne olmaya hazır olduğum an doğurdum. Sevgimi hak eden biriyle birlikteyim. Ve en önemlisi, o körlük için kendimi affettim,” diyor.
Peki ya Mehmet? Hâlâ o kadınla yaşıyor. Bazen arıyor. Bazen yazıyor. Bazen sosyal medyada hikayelerini izliyor. Ama Zeynep artık karşılık vermiyor. Yıllarının değerini biliyor. Kalbinin. Mutluluğunun.




