Benim adım Ayşe Aydın, İzmir’in tarihi taşlarını ve Ege’nin huzurlu kıyılarını kucakladığı bu güzel şehirde yaşıyorum. Çocukluğumdan beri annelik hayalim, içimden kopup gelen parlak ve sarsılmaz bir istek oldu. Biz üç çocuklu bir aileydik ve annem, hayatını bize adayarak çalışmaktan vazgeçmişti. Büyük ve hareketli bir aile görüntüsü, ruhuma kazındı. Kendi hayatımı başka türlü hayal edemezdim: Çocuk sesleri, kahkahaları ve minik adımların yankılandığı sıcak bir yuva… Fakat kader, planlarına sadık kalmadı ve hayallerim sert gerçeklerin duvarlarına çarparak sadece umut kırıntılarını ardında bıraktı.
Üç uzun yıl boyunca eşim Mehmet ile çocuk sahibi olmaya çalıştık. Her ay yeni bir umut ve her defasında bir hayal kırıklığı… Geceleri sessizce tavana bakarak ağlarken Mehmet, sessizce beni kollarına alır ve acısını gizlerdi. Sonunda doktorumuz bize şu kararı iletti: “Tüp bebek tek şansınız.” Kabul ettik ve ilk denememizle mucizemiz, şimdi 14 yaşında olan kızımız Elif, dünyaya geldi. Onu kollarıma aldığımda küçücük ve sıcacıktı; mutluluğun somut hali karşımdaydı. Ama daha fazlasını istiyordum; ona kardeşler vermek, onun da kendisi gibi olanlarla birlikte büyümesini sağlamak…
Bir buçuk yıl sonra tekrar denedik. Dört deneme, dört acı kayıp… Her defasında başarılı olacağımıza inandım, ama her seferinde umudum hüsranla sona erdi. Dördüncü denemeden sonra pes ettim. “Böyle olacak,” dedim, yumruklarımı sıkarak, “Bir kızım var.” Hayalim avuçlarımda kum gibi kayboluyordu ve bunun verdiği acı dayanılmazdı; kalbimi delen bir bıçak gibi. Elif’e baktığımda kendi içimde ona verebileceğim her şeyi veremediğim hissi, içimi bir suçluluk haliyle doldurdu.
Bazen düşünürüm: Bu ideale sıkı sıkıya sarılmasaydım, bu zorlu tedaviler, gözyaşları ve boşluk olmayacaktı. Bedenimi, ruhumu ve zihnimi harap ettim, ama Mehmet beni daha erken durdurmaya çalıştı. “Kendini uçuruma sürüklüyorsun,” derdi, gözlerimin altındaki halkalara bakarak. “Senin ve sağlığın için endişeleniyorum.” Depresyonun karanlığında kaybolduğumu gördü, ama ben hayalimi bırakmak istemedim. Şimdi anlıyorum ki o doğruydu, ben ise inadımda kördüm.
Kızımız Elif, yalnız büyüyor. Bu, içimdeki en büyük hüzün. Onun kardeşlerin neşesi, şefkati ve sıcaklığı ile dolu bir ortamda büyümesini arzuladım. Ama Elif şu anda tek başına ve bu, içimde kapanmayan bir yara. Yine de bu zorluklar bizi, Mehmet ve beni daha da güçlendirdi. Çocuklar için mücadelemiz, başarılı olsun ya da olmasın, bizi ateşten çıkmış çelik gibi daha sağlam hale getirdi. Birbirimizi anlamayı ve her fırtınada birlikte durmayı öğrendik. Bugün ileriye bakıyor ve Elif’in gülüşü ile başarılarıyla seviniyoruz. İkinci bir çocuğun olmayacağını tamamen kabullendiğimi söyleyemem. 42 yaşındayım ve vakit geçti, şanslar neredeyse tükenmiş durumda. Ama bununla yaşamayı öğrendim, yüreğimde sessiz bir hüzünle de olsa.
Biz üçümüz—ben, Mehmet ve Elif—uyum içinde yaşıyoruz. Evimiz sıcaklıkla dolu, hatta çocukluğumdaki gibi birden fazla sesle dolu olmasa da… Kızıma baktığımda, onda en iyimizi görüyorum: azmi, iyiliği ve ışığı. O kardeşsiz büyüyor ve bu tek pişmanlığım. Ona kimsenin yalnız olmadığı, gürültülü bir aile vermek istedim, ama hayat başka türlü karar verdi. Yine de mutluyuz, mükemmel değil, hayallerimdeki gibi değil, ama gerçek. Zorluklar bizi kırmadı; bizi bir bütün haline getirdi ve bunun için kaderime minnettarım.




