Kız kardeşim Ayşe’yi delicesine kıskanıyorum. Hayatı bir masal gibi; o bir prenses, eşi ise onun her isteğini yerine getiren bağlı bir şövalye. Ben ise, yorgun bir Sindirella gibi, ailenin yükünü omuzlarımda taşıyarak bitkinlik ve çaresizlik içinde kıvranıyorum. Bazen dünyanın en aptal ve mutsuz kadını olduğumu düşünüyorum. Kocam Mehmet ile neredeyse on yıldır birlikteyiz. Bu süre zarfında birçok zorluktan geçtik; mutlu anlarımız da oldu, fakat genellikle kara günler egemendi.
Şimdilerde ise hayatımızın en karanlık dönemlerinden birini yaşıyoruz. Geçen yıl Mehmet iş değiştirdi. Bize vaat edilenler altın dağlardı: düzenli gelir, iyi çalışma koşulları, parlak bir gelecek. Ancak gerçek, umutlarımızla alay edercesine acımasızca çarptı yüzümüze. Yeni işi adeta bir cehennemdi, eskisinden bile kötüydü ve şimdi Mehmet her şey için beni suçluyor, sanki onu bu çıkmazın içine ben itmişim gibi davranıyor.
— Bu iş değişikliğini sen istemiştin, şimdi memnun musun? — diye her fırsatta yüzüme karşı zehirli bir gülümsemeyle soruyor.
Hangimiz böyle bir dönüm noktasını öngörebilirdik ki? Tek isteğim, onun ilerlemesi ve nihayetinde ailemizin bu sonsuz yoksulluktan kurtulmasıydı. Her şeyin böylesi bir felakete döneceğini nereden bilebilirdim? Şimdi mali bir çukurun içindeyiz. Benim maaşım bizi ayakta tutabilen yegâne kaynak çünkü Mehmet’in maaşı birkaç aydır düzenli ödenmiyor. Her gün geçimimizi zar zor sağlayabiliyor, ve bu yük her geçen gün daha da ağırlığını hissettiriyor.
Geçen baharda telefonum bozuldu. Tamiri neredeyse yeni cihaz fiyatına olacaktı ve o yüzden erteledik. Eski bir tabletle idare ettim birkaç ay, ta ki onu da rehinciye verene kadar. Aynı yere birkaç altın takımımi da verdim; eskiden kalan güzel günlerin hatırasıydı onlar. Paraya acil ihtiyaç vardı ve elimden gelen her şeyi verdim. Mehmet’in eşyalarına dokunmadık; hep benim fedakârlıklarım işe yaradı.
Ayşe, küçük kız kardeşim, bana acıdı ve eski telefonunu verdi ki en azından iletişimi sürdürebileyim. Ailem aç kalmasın diye tüm gücümü harcıyorum. Evet, Mehmet de çalışıyor, hatta bazen ek işler alıyor, ancak o kadar gönülsüzce yapıyor ki bunları adeta ben onu zorla köleliğe itiyormuşum gibi hissediyorum. Her defasında neredeyse diz çöküp rica etmek gerekiyor.
Geçenlerde Ayşe’nin eşi, Ömer, 8 Mart’ta ona en son model bir iPhone aldığını söyledi. İçimde cayır cayır bir kıskançlık alevlendi, utandığım fakat bastıramadığım bir his. Ayşe ve Ömer de bizim gibi İstanbul’da kirada yaşıyor, ama onların durumu bambaşka. Ayşe kocasını parmağında oynatıyor; akşamları taksi şoförlüğü yapıyor, iş için seyahate çıkıyor, para biriktiriyor ve her isteğini yerine getiriyor. Ayşe’nin maaşı kendine ait bir küçük hazine, sadece kendi keyfi için harcıyor. Geçen yıl canı istedi ve bir butikten şahane bir kürk aldı.
— Evin geçimi, yiyecek ve diğer tüm ihtiyaçlar erkeğin sorumluluğunda olmalı, — diyor kraliçe edasıyla.
Ayşe tam bir güzellik kraliçesi. Bütün parasını kendine harcıyor: kirpik yaptırmak, kusursuz manikür, bakımlı kaşlar, şık saç modelleri ve moda giysiler gibi kadınsal zevkler. Onun yanında kendimi gri bir gölge gibi hissediyorum — yıpranmış, bakımsız, unutulmuş. Berbere en son ne zaman gittiğimi hatırlamıyorum, manikürden hiç bahsetmiyorum bile. Kazandığım her kuruş ailemize gidiyor, oysa Mehmet’in eve fazladan bir kuruş getirdiği yok. Her ek iş veya değişikliği ondan zorla kopartmak gerekiyor.
Geçen gün maaşımı aldım ve Mehmet tekrar imalı bir şekilde fısıldadı ki kira ve yiyecek için yine benim cüzdanım boşalacak. İçim öfkeyle kavruluyor: O hiçbir şey değiştirmeye çalışmıyor, bizler için çabalamıyor.
— Para yok, maaşı yine geciktirdiler, biliyorsun… — diye homurdandı, doğum günümde bana ne hediye alacağını sorduğumda.
Ama o bir hediye almazsa, çocuk gibi küser. Onu her zaman mutlu etmeye çalışırım, en azından küçük bir şey bulurum ki kendini dışlanmış hissetmesin. Oysa o? Ondan pahalı telefonlar veya lüks sürprizler beklemiyorum — mutluluk para demek değil. Fakat en küçük bir ilgi, ufak bir şefkat göstergesi dahi bekleyemem ondan. Bunu anlamıyor işte.
Sorunlarımızın geçici olduğunu düşünüyordum, bu sadece bir geçici kara dönem, kısa süre sonra geçer gider diyordum. Ama şimdi görüyorum ki bu, geçici bir dönem değil, aksine bir yaşam biçimi. Mehmet’le konuşmayı denedim, kavgaya kadar vardı ama o sadece omuz silkerek yanıt verdi: “Maaşı geciktiriyorlar, ben ne yapabilirim?”
— Çocuklarımız olsaydı, nasıl hayatta kalırdık? — diye bir seferinde sormuştum çaresizlik içinde.
Cevap veremedi. Ben Ayşe’ye bakıyorum ve içimdeki kıskançlık beni kemiriyor. Bu hislerden utanç duyuyorum fakat bunlar benden güçlü. Ayşe’nin eşi ona hediyeler yağdırıyor, istenilen her şeyi alıyor, oysa ben hâlâ Ayşe’nin ihtiyacı olmadığı için verdiği eski telefonunu kullanıyorum. Neden bazı kadınlar, Ayşe gibi, her şeyi elde ediyor? Böyle mi şanslı bir kader? Yoksa erkeklerde mi iş düğümleniyor? Neden bazıları için hayat bir bayram, parmaklarını şıklatmaları yeterken, benim için bitimsiz bir gri hüzün?”




