Oğlum neredeyse on yıl önce evlendi. Onun seçtiği, Melek, daha önce evlenmişti ve ilk eşinden bir kızı vardı. Onu ve kızını kendi ailemmiş gibi kabul ettim, kalbimi onlara açtım, hiçbir fark gözetmedim. Yıllar boyunca gençlere destek olmaya çalıştım: bazen maddi yardımda bulundum, bazen çocuklara baktım ki dinlenip sonsuz dertlerden biraz uzaklaşsınlar. Gelinimle her zaman mesafeli olduk — açıkça tartışmasak da aramızda asla aşamadığım soğuk bir duvar vardı.
Melek’in ilk kocası düzenli olarak nafaka ödüyordu ama kızını görmek istemiyordu — onu hayatından çıkarmıştı. Geçen yıl ise, canım saydığım torunum evlendi. İşte işler o zaman karıştı. Düğüne oğlumla beni çağırmadılar. Sebep mi? Kutlama sadece “aile üyeleri” içindi ve biz bu çemberin içinde değildik. Oğlum, bu kızı neredeyse on yıl boyunca büyüten, ona öz babası gibi davranan kişi, gereksiz görülmüştü. Oysa yıllarca kızını hatırlamayan biyolojik baba, sadece para göndermek dışında hiçbir şey yapmayan adam, misafirler arasında sırıtarak yer almıştı.
Bu haber beni derinden sarstı. O kızı sevmiştim, başarılarına sevinmiştim, elimden gelen yardımı yapmıştım ama karşılığında yalnızca soğuk bir bakış ve kapalı bir kapı gördüm. Onu torunum gibi hissetmiştim, ama o beni ardında bırakıp, hayatından silmişti. Oğlum sessiz kaldı, ama acının onu içten içe yediğini görebiliyordum — bu durumu içine attı, derinlere gömdü ama yok olmadı. Hem kendi adıma, hem de onun adına bu adaletsizliğin karşısında iki kat incindim.
Bir yıl önce, Kütahya’nın bir kasabasında bana bir odalı küçük bir daire miras kaldı. Emekli maaşımla geçinmek zor olduğu için, biraz da olsa katkıda bulunmak amacıyla kiraya vermeye karar verdim. Derken bir telefon geldi. Arayan Melek’ti, sesi yumuşak ve neredeyse nazikti — tanıyamadım. Kızının, yani “torunumun” hamile olduğunu ve yeni evlilere kalacak yer gerektiğini söyledi. Dairemi boşaltıp, onlara vermemi rica etti. Şaşırdım. Düğünde yabancıydık, gereksizdik, ama konu barınma olunca birdenbire “yakın akraba” mı olmuşum?
Sözleri havada acı bir sitem gibi asılı kaldı. Hâlâ cevap vermemiştim ama içimden bir ses “Hayır!” diye bağırıyor. Belki de geçmişe tutunuyorum, bu ihanete karşı bir demirden kanca gibi sarılıyorum, ama affedemiyorum. İlk adımlarına sevindiğim, ona hediyeler aldığım, ruhumun bir parçası saydığım anılar içimi acıtıyor. Şimdi ise, o ve annesi bana bir kaynak olarak bakıyor, terk edildiklerinde bir kenara atılacakları bir araç gibi.
Oğlumun, benim Savaş’ımın, bu aşağılanmaya nasıl katlandığını anlamıyorum. Nasıl oluyor da, emeğini, fedakarlıklarını, annesini takdir etmeyen bir kadınla yaşıyor? Sessiz kalıyor, gözlerini kaçırıyor ve bu evlilikte yavaş yavaş sönüyor. Ve ben bir seçimle karşı karşıyayım: kabullenip yine mi yutkunmak yoksa nihayet “yeter” demek, onurumu korumak. Daire sadece dört duvar değil, benim küçük emeklilik adacığım. Hayatlarından çıkmaya karar verdiklerinde, beni gereksiz gördüklerinde, onlara vermek mi? Hayır, bu benim gücümü aşıyor.
Hâlâ kararsızım. Bir yanım iyi, cömert bir anne ve büyükanne olmak istiyor. Ancak diğer yanım, bu acıdan ve aldatmacalardan yorgun düşen kısım, “Onlara hiçbir şey borçlu değilsin” diye fısıldıyor. Ve bu içsel mücadele beni gece gündüz kemiriyor, bir zamanlar ailenin gücüne inanan kadından geriye sadece bir gölge bırakıyor.




