Ülkü Hanım’a ocak ayında menopoz geldi. Başlangıçta bu durum pek bir sorun yaratmadı. Ne meşhur sıcak basmaları ne terleme, ne çarpıntı ne de baş ağrıları vardı. Sadece adetleri sona erdi ve işte bu kadar: Merhaba yaşlılık, ben geldim!
Ülkü Hanım doktora gitmedi, zira zaten ne olduğunu bilmeye yetecek kadar okumuş ve duymuştu. Üstelik arkadaşları da sık sık kendi yaşadıklarını paylaşıyorlardı. “Sana ne kadar da şanslısın Ülkü Hanım, menopozu çok rahat geçiriyorsun!” diyorlardı.
Arkadaşlarının nazarı değdi sanki. Bir süre sonra Ülkü Hanım’da tuhaf değişiklikler olmaya başladı. Bu hormonal değişikliklerin bedende iz bırakmadan geçmeyeceğini biliyordu. Nedensiz ruh değişimleri, baş dönmesi ve halsizlik bu yüzdendi muhtemelen.
Ülkü Hanım için torunu Elif’e eğilmek giderek zorlaşırken, iştahı kesildi, sırtı farklı bir şekilde ağrımaya başladı. Sabahları yüzü, akşamları ise ayakları şişiyordu. Bir süre bu şikayetlerine pek aldırmadı Ülkü Hanım. İlk rahatsızlığı gelinleri fark etti: “Nasıl böyle solgunsunuz anne, doktora gidin, ultrason yaptırın, bu iş şakaya gelmez!” dediler.
Ülkü Hanım sustu. İçinde bir şeylerin yolunda gitmediğine dair şüphe çoktan yerleşmişti. Bir de göğüs ağrısı başladı, adeta yanıyor, dokunulmuyordu. Kasığı ağrıyor, uyku haram oluyordu. Uykusuz gecelerde kocasının horultuları arasında, tavanı seyrederken sessizce ağlıyor, geçmişi hatırlayıp geleceği düşünüyordu.
Ölmek hiç istemiyordu! Henüz elli iki yaşındaydı, emekliliğe bile varamamıştı. Eşiyle birlikte yazlık aramaya başlamışlardı, doğada daha çok vakit geçirmek istemişlerdi. Oğulları harika işler yapıyorlar, gelinler saygılı, saçlarını boyamalarına yardımcı oluyor, ne giymesi gerektiği hakkında tavsiyelerde bulunuyorlardı.
Torunu Elif, adeta altın bir kızdı, ondan gözlerini alamıyordu. Artistik patinaj yapıyordu, sonbaharda birinci sınıfa başlayacaktı. İyi resim yapıyordu, hatta örgü örmeyi bile öğrenmişti, bunu ona babaannesi öğretmişti.
Hayat ne kadar da hızlı geçmişti! Ülkü Hanım’a yaşamadığını hissettiriyordu. Küçük oğlunu henüz evlendirmişti, ondan çocuk bile beklememişti, ama hastalık başına gelmişti işte! Ülkü Hanım sıcak gözyaşlarını yorgan kenarında silerken, gözyaşları yanaklarından akıp duruyordu. Sabahları gözlerinin altında mor halkalar oluşuyor, yüzü çökmüş ve kararmıştı.
***
Ülkü Hanım bir şekilde baharı ve yazı geçirdi, ama sonbahara neredeyse dayanamıyordu. Nefes darlığı, korkunç sırt ağrısı, bitmek bilmeyen karın ağrısı. Sonunda doktora gitmeye karar verdi, kocasına ve çocuklarına sıkıntısını anlatmaya karar verdi.
Polikliniğe Ülkü Hanım’a neredeyse tüm aile eşlik etti. Kocası Mehmet Bey ile büyük oğlu arabada kaldılar, gelinler ise koridorda onu beklediler.
Muayene koltuğuna zorla tırmanıp, utanarak kadın doktora sorularını yanıtladı: ne zaman adetler bitti, ne zaman rahatsızlık hissetti, en son ne zaman kontrol yaptırdı. Ülkü Hanım uzun uzun cevapladı, kadın doktor kartı doldururken, ellerini yıkarken, eldivenleri takarken koltukta soğudu bile.
Kadın doktor Ülkü Hanım’ı detaylıca muayene ederken daha da kaşlarını çatıp sinirlendi. Sonra kısa bir “giyinebilirsiniz” diyerek telefona oturdu. Ülkü Hanım titreyen elleriyle uyumsuz eteğini çekiştirip, doktorun konuşmasını dehşetle dinliyordu.
– Onkoloji mi? – telefonda haykırıyordu. – Buradan arıyorum. Ağır bir hasta, acil bir konsültasyon gerekiyor. Acil! Evet, evet… Görünüşe göre son aşama. Rahmi bulamıyorum. Elli iki… İlk başvuru. Evet, ne söyleseniz haklısınız… Orman gibi yaşıyorlar. Eğitim veriyoruz, bilgi her yerde var, ama doktora gitmeye zamanları yok. Evet, evet, tamam, gönderiyorum.
Konuşmayı bitirdikten sonra, doktor bazı belgeleri doldurmaya başladı.
— Yalnız mı geldiniz buraya hanımefendi?
— Hayır, eşimle, çocuklarımla, arabayla geldik, — Ülkü Hanım donmuş dudaklarla kısık sesle cevap verdi. Ve o anda tüm vücudunda dayanılmaz bir acı hissetti. Bu acıdan nefesi kesildi, ayakları ağırlaştı, çığlık atmak istiyordu. Ülkü Hanım kapı kenarına yaslanıp ağladı. Hemşire koridora fırlayıp bağırdı:
— Ülkü Hanım’la kim burada? İçeri gelin!
Gelinler telaşla odaya girdiler. Kayınvalidelerini görünce hemen anladılar. Ülkü Hanım ağlıyordu ve acıdan kıvranıyordu, uzaktan doktorun talimatları duyuluyordu: hemen, acil, birinci hastanedeki onkoloji, ikinci kat, nöbetçi doktor bekliyor… İşte yöneleme, işte kart… Çok geç kalınmış, üzgünüm… Neden beklediniz, oysa eğitimli insanlarsınız…
Arabada sessizce gidiliyordu. Mehmet Bey, burnunu çekiyor, zaman zaman ellerinin tersiyle gözyaşlarını siliyordu. Oğlu dikkatle yola odaklanmış, direksiyonu sıkıca kavramış haldeydi.
Arka koltukta gelinler, güçsüzleşen kayınvalidelerini iki yandan tutuyordu. Ülkü Hanım inlerken, acı dayanılmaz hale geldiğinde yüksek sesle bağırıyor, Mehmet Bey’in yeniden hıçkırmasına neden oluyordu.
Bazen acı birkaç saniyeliğine azalıyor, Ülkü Hanım arabadan geçen sararmış ağaçları görebiliyordu. Ülkü Hanım, bu ağaçlarla vedalaşırken, çocukları, kocası ve torunu Elif ile de vedalaşıyordu. Artık ona daha lezzetli börekler yapamayacaktı. Onu okula kim götürecekti, ders çıkışı kim karşılayacaktı? Kim onu sıkıca kucaklayacak, öpecek, ilk başarısına hayran kalacaktı?..
***
Dispanserde fazla beklemeleri gerekmedi. Ülkü Hanım’ı hemen aldılar. Ailesi dehşet içinde, cam kenarında, oturmaya cesaret edemeden bir arada duruyordu. Mehmet Bey artık ağlamıyordu, kayıp ve çaresizlikle bir noktaya bakıyordu. Gelinler ellerinde mendilleri sıkarak, oğlu ise sessizce bir o yana bir bu yana sallanıyordu.
Ülkü Hanım’ın götürüldüğü odada tahmin edilen bir şey oldu. Önce, kızıl yüzlü bir hemşire koridorun sonuna doğru koşarak çıktı. Daha sonra cerrahi önlük ve takunyalarla yaşlı bir doktor hızlı adımlarla içeri girdi. Ardından birkaç doktor neredeyse koşarak içeri girdiler.
Koridorun sonunda bir gürültü duyulduğunda, aile refleksif olarak sesin geldiği yöne baktı: kızıl yüzlü hemşire iki hastabakıcıyla sedyeyi hızla götürüyordu. Sedyenin kapı ardından kaybolmasıyla aile, olanı biteni anlamaya başladı. Mehmet Bey başını elleriyle örterek inlerken, gelinler çantalarından kalp damlaları aramaya başladılar, oğlunun yanağında hain bir sinir titriyordu.
Aniden kapı tekrar açıldı. Ülkü Hanım’ın örtülü olduğu beyaz çarşaflı sedyeyi yedi kişi itiyordu. Hepsi heyecanlı, kırmızı ve alınlarından ter damlacıkları damlıyordu. Ülkü Hanım’ın solgun yüzü açıktı. Şişmiş gözlerinde dehşet ifadesi kalmıştı. Gelinleri iterek, Mehmet Bey karısına doğru koştu. Yaşlı doktor ona engel oldu.
— Eşim, eşim, — arkasından katarak bağırdı Mehmet Bey, uzaklaşan sedyenin. — Bir kere daha veda edeyim, Ülkücüğüm, canım benim, nasıl oldu da böyle… Aynı gün gitmek istemiştik…
— Sonunda yakaladınız, — hemşire kapının sürgüsünü çekerken. – Rahatsız etmeyin amcacığım, bağırmayın da. Doğum yapıyor. Baş birazdan gelecektir…
***
Doğumhanede iki doğum vardı: Ülkü Hanım ve diğer, pek genç bir öğrenci kız. Her ikisi de aynı anda bağırıyor ve bir emir üzerine duruyorlardı. Her ikisinin de etrafında ebeler ve doktorlar harıl harıl çalışıyordu. Yaşlı profesör bir masadan diğerine sakin ve rahat bir şekilde gidip geliyordu.
— Neden acı çekiyoruz? – profesör bir sessizlik anında doğum yapan kadınlara sordu.
— Lanet olası rakı yüzünden, her şey ondan, — diye inledi öğrenci.
— Ya sen annem? — diye Ülkü Hanım’a dönerek bacağını sıvazladı profesör.
Ülkü Hanım bir süre sustuktan sonra, düşünüp konuşacak gücü kalmadığından usulca mırıldandı:
— Herhalde aşktandır. Başka ne olabilir ki? Doğum günüm böyle kocamla kutladık işte. Elli ikinci yaşım. Biraz eğlenmiştik…
— Pek bir eğlenmişsiniz desem, — diye gülümsedi profesör. — Gerçekten fark etmedin mi yoksa numara mı yapıyorsun?
— Ne diyorsunuz doktor bey! Bilsem, aklımın ucundan geçseydi!… Utanç verici bir durum! Ben artık anneanne oldum. Ve çocukluktan beri kiloluyum, şeklimden beni kimse yirmi yaşımdan beri ismimle çağırmadı, sadece lakabımla… Eminim menopoz ve kanser olduğuna. İşte o kadar ki poliklinikte rahmi bulamadılar, erimiş dediler, son aşama kanser…
— Savulsa böylesi hastalık sapsa, – profesör elini hiddetle sallayıp sakince söyledi. – Hepimiz insanız, maalesef tıbbın hata yapabileceği durumlar da söz konusu. Ama fazla konuşmaya gerek yok. Haydi, doğum yap anne, haydi. Senin hata dünyaya gelmek istiyor!
***
Ebe doğumhaneden mutlu ve önemini gösteren bir ifadeyle çıktı. Arkadaşlarına anlatacak bir şey olacaktır – bu zamanlarda her gün büyükanneler doğum yapmıyor.
— Ülkü Hanım. Akrabalarınız var mı?
— Varız, — hep birlikte diye ailesi öne doğru bir adım attı.
— Tebrikler, — bakışlarını merakla erkek aile bireylerine çevirerek dedi ebe. — Baba kim olacak?
— Benim, — kısık bir sesle hala olan bitene inanamayan Mehmet Bey cevap verdi.
— O, – gelinler aynı anda kayınpederlerini işaret ederek cevap verdiler.
– Hayrete düştüm, — duygularını tutamayan ebe çekinmeden açıklandı. — Oğlunuz oldu. Üç buçuk kilo, elli bir santimetre boyunda. Meydanı kur, baba. Bir saat daha bekleseydik ne olurdu bilinemezdi… Tam doğuma yetiştik. Ah ne harika mucizeler. Neden onkolojiye götürdüler ki, anlayamıyorum…




