Büyükanne ve Büyükbabam Hayattayken, Onların Benim Asıl Ailem Olduğuna İnanırdım.

Ülker ve Hasan dede hayattayken, onların ailemin gerçek temeli olduğunu düşünürdüm. Neden mi?

Çünkü annem sürekli olarak akrabalarının desteğinden mahrum kalmış annelere iş bulma konularıyla uğraşıyordu. Sosyal hizmetlerde çalışıyordu. Babam ise… Babam yaratıcı bir ruha sahipti ve kendisini bazen resimde, bazen tiyatroda bulmaya çalışır, hayatın uçsuz bucaksız denizinde kaybolup giderdi.

Annem beni severdi. Ama sevgisi bir tuhaf, telaşlı ve gelip geçici olurdu. Haftada bir kez dedemle Ülker’in yanına gelir, yemek ve hediyeler getirirdi. Bir çırpıda beni öpücüklere boğar, ardından da Ülker’in deyişiyle ‘sofraya oturur’, yani yemek yer, dedemle rakısını içerdi. Ülker, gözlerini masaya indirip masa örtüsünü düzelterek şaşkın bakışlarını saklardı. Annem coşkulu bir şekilde fikirlerini anlatır ve tekrar kaybolurdu. Bazen bir hafta, bazense işte bir yoğunluk varsa daha uzun süre görünmezdi.

Biz ise ‘ailemle’ baş başa kalırdık. Sakin bir şekilde, Ülker’in bahçesiyle, Hasan dedenin orman yürüyüşleri ve Ülker ile yaptığı ‘hayat felsefesi’ sohbetleri ile hayatımıza devam ederdik.

Ülker, şimdi anladığım kadarıyla, gerçekten muhteşemdi. Geniş omuzları, yaşlanmasına rağmen hala gür olan upuzun saçlarıyla asildi. Haftalık banyolarından sonra annesinden yadigâr, yarım daire şekilli bir tarakla saçlarını tarardı. Hasan dede ise ince kemikli, temiz yüzlü, alınlarında beliren ince kırışıklarla doluydu. Ülker’in her zaman tertemiz ve ütülü tuttuğu gömleğinin yakasına kadar uzanırlardı.

Ülker ile olan ortak hayatımızda bir düzen vardı, “temiz pak çocuklardık” derdi Ülker, özellikle benim için “tertemiz traşlı!” Herkes akıllı uslu giyinirdi, mahallede bu ünlüydü. Okula başladığımda, ‘mahalle’ kelimesine alışmakta zorlandım çünkü aile içinde kullanımı farklıydı.

En çok kimi seviyordum? Hâlâ bilemem. Çünkü onlar benim için bir bütün gibiydiler. Mis gibi Türk çorbasının ve sigara kokularının, süt ve terin, bizim avlumuzun ve ormanın birer sembolüydüler.

Sabah uyandığımda ilk gördüğüm şey, dedemin gösterişli yüzüydü. Bana eğilir, kuru ve sıcak dudakları tam gözlerimi açtığımda fısıldardı:
“Uyan bakalım, Kerim oğlum. Ülker yengen çörek yaptı, ormanda da bizi bekleyen kirpi var, yeni hikâyeler anlatacak.”

Sonra dedem beni yanaktan usulca öper, birazcık traşsız teniyle yanak yanağa yapışırdı. Anlamazdım ki bu mutluluğun ta kendisi:
“Hayır dedeciğim, daha uyuyacağım… Çörekleri de reçelle istiyorum, sarımsaklı değil.”
“O zaman hemen Ülker yengeye söyleyelim. Hey Ülker yenge, çörekler reçelli olsun!”

Kapıda beliren Ülker, “Tabii ki, reçel mavi kapta hazır bile. Buyurun, sofraya,” derdi.

Elimi yüzümü yıkarken, her ikisi de yanımda dururdu. Ülker, elinde kendi işlediği havluyu tutarken, dedem havluyu kapmaya çalışırdı.

Sonrasında dedemle kahvaltıya otururduk. Ülker masaya oturmaz, etrafta dolaşır, sıcaklığı arttırıp süreci anlamlı kılardı. Evde erkekler yemeğini yerken onun çabası böyle olurdu.

Yemek sonrası kalkıp, erkekçe Ülker’i övürdük:
“Doyduk senin elinden, kadın.”
“Evet, Ülker yenge!”
Sonrasında bahçeye çıkıp biraz sigara içerdik.

Sigara içen dedemdi aslında. Ben yanına oturur, ona sokulurdum, ellerimi dizlerimde onun gibi tutardım.

“E n’aber? Bugün de hayatta mısın?” diye sorardı.
Ben de ağırbaşlı bir şekilde yanıtlar, ama hemen değil:
“Evet.”

Merdivenlerden aşağı inip, izmariti yere bırakırdık. Nasıl ki dedem izmariti yere atardı, ben de onu taklit ederdim. Ardından içerdeki Ülker yengeye seslenirdik:

“Sana bir şey lazım mı? Ormana gidiyoruz.”
“Evet, Ülker yenge!”
İşlerin sesinden, “Gidin bakalım, ben size düşünecek iş bulurum,” sesi gelirdi.

Hasan dede sepetlerini alırdı, büyük olanı onun için ve küçük, neredeyse oyuncak olanı benim için kendisi örmüştü. Ormana giderdik. O bana ağaçkakanın neden kırmızı bir başı olduğunu, çam iğnelerinin neden ladininkilerden uzun olduğunu, annemin neden nadir geldiğini, eriklerin ele alındığında neden söylendiğini, mantarların neden kaygan olduğunu, Ülker’in neden güzel lakin dedemiz neden “şöyle böyle” olduğunu anlatırdı.

Öğleye doğru, ormanın sıcağından kaçar eve dönerdik. Her zaman ganimetlerle: mantar, meyve ya da çay için otlarla, mis kokulu.

Ülker bizi tekrar besler, ardından beni serin olan sofaya yatırırdı, “öğle parçaları yerleşsin” diye. Hasan dede üstümü eski ama mis kokan paltosuyla örter, yanıma otururdu… yavaşça… Ta ki mavi gözlü büyük kuş gelip bana, “Kerim, bugün iyi bir çocuk muydun? Beni ve Ülker’i üzdün mü?” diye sorana kadar.

Onun gözlerine inanarak bakar ve uyanırdım…
Ama Ülker, sütü nazikçe kırmızı beyaz çiçekli fincanda ve yanında sabah çöreklerle hazırlardı.

Sonrasında avluda ya da evde bir işler yapardık. Ülker ise bahçeye gider, “bir iki tembellik etmek” ya da “her şey yerli yerinde mi bakmak” için. Bir yandan da otları çapalar, bir şeyler sular, orada bir işler yapardı.

Biz dedemle, “evde erkek işi erkek yapar, kadın işi de Ülker,” derdik.

Şimdi, o günlerden yaşça büyüğüm. Kalp krizi geçirdim. Ameliyat sonrası hastanedeyim. Düşünüyorum, ne yapıp edip hayatta kalmalıyım ki, böyle hatıraları yaşatan biri olsun yeryüzünde.

Rate article
Lifequest
Büyükanne ve Büyükbabam Hayattayken, Onların Benim Asıl Ailem Olduğuna İnanırdım.