Zehra Hanım altmış yaşına girmişti. Bu önemli bir dönüm noktasıydı, ciddi bir yaş dönümüydü. Hayatı boyunca üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmış, tek çocuğu olan kızı Nil’i dürüst, bağımsız ve onun deyimiyle akıllı bir kadın olarak yetiştirmişti. Emekli olduktan sonra özellikle yalnız hissetmeye başladı ve birçok yaşıtı kadın gibi o da kızına sık sık “Nil, çocuk yap. Artık zamanı geldi. Torun sahibi olmak istiyorum,” demeye başladı. Bu, annelikten gelen bir istekti. Nil ise gülümser, konuyu geçiştirir ve ardından gerçekten annesine bir torun vermeye karar verir.
Eşi Mert, başarılı ve iyi kazanan bir yazılımcıydı. Nil de oldukça aktif, işini bilen, hareketli bir karakterdi. İki yıllık evlilikleri içinde kendi e-ticaret sitelerini açmış, kapatmış, Avrupa’yı otostopla dolaşmış, bir motosiklet festivaline katılmış, birkaç ay Portekiz’de bir hostelde kalmış ve Türkiye’de bisikletle gezerek yeni yılı bir kampta kutlamışlardı. Nil etek giymez, makyajdan hoşlanmaz ve Mert’le Kuşadası civarında, bir yaz müzik etkinliğinde tanışmıştı.
Annesi yeniden torun konusunu açtığında, bu sefer Nil itiraz etmedi. Çok geçmeden Zehra Hanım’ın doğum gününde unutamayacağı bir kadeh kaldırıldı: “Anneciğim, yakında babaanne olacaksın!” Gözlerinde yaşlar, mutluluk ışıkları parlıyordu. O andan itibaren bir hayalin peşine düştü; patikler örüyor, bebek giysileri alıyor, internette yenidoğan bebekler için ne tür gelişim oyuncaklarının gerekli olduğunu araştırıyordu. Nil ve Mert ise eski yaşamlarına devam ediyorlardı; seyahatler, buluşmalar, sergiler, yeni projeler. Nil evde oturmayı hiç düşünmüyordu. Hamileliği sorunsuz geçiyor ve o da, “Hasta değilim, sadece hamileyim,” diyordu.
Sorunlar yedinci ayda, Hindistan’a yapılan uçuşta uçağa alınmadığında başladı. Nil’e havayolu firmasının kötü hizmeti canını sıktı, eşinin yalnız gitmesi değil. “Berbat bir hizmet,” diye sitem etti.
Doğan erkek çocuğuna Yiğit ismi verdiler. Sarışın, mavi gözlü — tam bir melek. Zehra Hanım mutluluktan ağladı. Fakat ne yazık ki bu sevinç uzun sürmedi. Daha hastanedeyken Nil, “Emzirmeyeceğim. Bana alışmasın. Ben yaşamımı yaşamak istiyorum,” dedi. Bir bakıcı bulmak için önceden bir ajansla anlaşmıştı. Ancak annesi ona öyle bir bakış attı ki, Nil susmak zorunda kaldı. Zehra kararlı bir şekilde, “Bakıcı, ancak benim üzerimden geçerek,” dedi. Her şey böyle başladı.
Üç aylıktan itibaren Yiğit, büyükanne için günlük hayatın bir parçası oldu. Her sabah erkenden onların evine gidiyor, akşam geç saatte eve dönüyordu. Altını değiştiriyor, besliyor, yıkıyor, uyutuyordu. Her şey torunu içindi. Bir gün, Mert’e bir telefon geldi: Tanıdıkları Tayland’da çok uygun fiyata bir ev satıyordu. Bir fırsattı. Nil ve Mert, “bir hafta” diye çocuğu büyükanneye bırakıp gittiler.
Bir hafta geçti. Sonra bir ay. Sonra iki. Nil geri dönmedi. Yiğit tam bir yaşına bastığında neredeyse bir yıl sonra geri geldi. İki gün onunla vakit geçirdi ve “işler” nedeniyle tekrar kayboldu. Ayrılırken oğlunun başını öptü ve büyükanneye para bıraktı: “Beş yaşına gelince döneceğiz. Şimdilik bir bakıcı tut, kendini yorma.”
Ama Zehra Hanım bunu kabul etmedi. Torununu “geçici bir yük” olarak görmüyordu. O, onun yaşam amacı olmuştu. Onunla uyanıyor, yanına yatıyor, masallar fısıldıyor ve ilk kelimelerini öğretiyordu. Evet, zordu. Evet, yaş ilerlemişti. Ama kalp yaşlanmıyordu.
Şimdi her gün onunla – oyun bahçesinde, yürüyüşlerde, çocuk doktorunda beraberler. O sırada Nil’den plaj fotoğrafları, sörf yaparken, kokteyllerle yeni ufuklar açarken görüntüler geliyordu. Ancak, o ufuklar arasında Yiğit yoktu. Ama büyükanne emin: Bir gün elbet Yiğit yanında kim olduğunu anlayacak. Ve anne-babası uzakta olsa da, onu asla bırakmayacak bir büyükanneye sahip.
Çünkü torunlar yaş gününde hediye edilmez. Onlar dünyaya, sevgiyle getirilir.




