Adım Elif, yirmi altı yaşındayım. Annemle birlikte Ankara’nın merkezinde, şirin üç odalı bir dairede yaşıyoruz. Ailem ben daha küçükken boşanmış. Babam Kayseri’ye taşınıp gitti, o günden beri sadece bayramlarda arar, doğum günümde kısa bir mesaj atar. Bize bu evi bırakıp kaybolmuştu sanki.
Annemse bir daha hiç evlenmedi. Flörtleri oldu belki, ama kalıcı bir şey asla. Tüm enerjisini bana, işine ve ev işlerine adadı. Onun dünyasında tek önemli varlık bendim. Ben de ona hep açıktım. Tanıştığım her erkeği, çıktığım her randevuyu anlattım. Ama hiçbiri “o” hissi uyandırmadı. Gözlerinde doğru ışığı göremeyince, zaman kaybetmeden vazgeçtim hepsinden.
Ta ki Emre’yle karşılaşana kadar. Üniversitedeki bir seminerde tanıştık. Aramızda aniden bir kıvılcım çaktı. Samimiyet, sıcaklık, karşılıklı ilgi… Israrcı değildi, ama hep yakınımdaydı. Dinler, sorular sorar, küçük sürprizler yapardı. Öyle içten konuşurdu ki her şeyi unuturdum.
Anneme anlattığımda tepkisi buz gibiydi. Daha onunla yüz yüze bile gelmemişti, ama önyargılarıyla kuşatmıştı bile. “O köylünün tek derdi senin evin!” diye çıkıştı. “Ankara’ya okumak için gelmiş, tamam da, şimdi de seni bulmuş! Tesadüfe bak!”
Şaşkına dönmüştüm. Mutluluğun sevgiden geçtiğini söyleyen annem, şimdi nişanlımı paragözlikle suçluyordu. “Emre asla ev konusunu açmadı!” diye ısrar ettim. Kendisi de bir arkadaşıyla kiralık evde kalıyor, part-time çalışıyordu. Çiçekler, el yapımı hediyeler, sabah akşam mesajlar… Bütün bunlar bir ev için miydi?
Ama annem yumuşamıyordu. Ağlayarak, “Seni fırsatçılara yem ediyorum!” diye dramlar yapıyor, ilişkimi bitirmem için yalvarıyordu. “Annen olarak görevim bu!” diyordu. “Saf kalbini kullanacaklar!”
Zamanla içime kurt düştü. Annemle her tartışmamızda, “Ya haklıysa?” diye düşünmeden edemiyordum. Emre’nin her hareketini didik didik etmeye başladım. Oysa o hep aynıydı: Nazik, özenli, sabırlı. Hiçbir talebi yoktu. Sırf benimle olmak için yanımdaydı.
İki ateş arasındayım. Bir yanda hayatım boyunca bana adanan annem, diğer yanda sevdiğim adam. Annem kontrolü kaybettiğini hissediyor. Büyüdüğümü, kendi kararlarımı aldığımı kabullenemiyor. Belki yalnız kalmaktan korkuyor. Belki kendi yarım kalan hayallerinin acısını benden çıkarıyor.
Emre’yi seviyorum, ama annemin şüpheleri aramıza gölge düşürüyor. Artık buluşmalarımızda bile içim rahat değil. Her dokunuşunda, “Acaba?” diye soruyorum.
Yoruldum. Sadece huzur istiyorum. Sevmek ve sevilmek… Annemin eskisi gibi arkamda durmasını… Ama sanırım onun gözünde hâlâ çocuğum. Tercihlerime güvenmiyor.
Belki haklıdır. Belki terk edilme korkusu onu zehirliyor. Ama sevgiyi şüpheyle zehirlemek ne kadar doğru?
Kimin haklı olduğunu bilmiyorum. Sadece Emre’nin içtenliğine inanmak istiyorum. Ev için değil, gerçekten beni sevdiği için yanımda olduğuna… Tıpkı onu sevdiğim gibi.




