“Kayınvalidemize evimizin anahtarlarını emanet etmiştik, o ise bir temizlik denetimi yapmaya karar verdi”
Kayınvalidem Fatma Yılmaz, keskin bakışlı, demir gibi iradesi olan yaşlı bir kadın. Eşimle onu asla despot veya düşmanca görmezdik. Tam tersine, oğluyla sıcak bir ilişkisi olduğunu, bana da daima nazik ve ölçülü davrandığını düşünürdük. Ta ki Antalya’ya tatile gidip ev anahtarlarını çiçekleri sulasın diye bırakana kadar…
“Fatma Hanım,” dedim uçağa binmeden önce, “üst kapının anahtarı bu, altınki şu. Lütfen ara sıra uğrayıp balıkları besler, çiçekleri sular mısınız? Bir sorun olursa ararsınız.”
Akdeniz’in turkuaz sularında geçen bir hafta rüya gibiydi: Kumlar, güneş, romantik akşamlar. Dinlenmiş, bronzlaşmış ve hiçbir şeyden habersiz döndük. İşler her zamanki gibiydi: Ofis, ev, diziler. Ancak içimde tuhaf bir his vardı. Bardaklar yer değiştirmiş, havlular farklı asılmış gibiydi. “Yorgunluktur,” diye geçirdim içimden. Eşim de omuz silkti: “Hayal görüyorsun.”
Ta ki o cuma günü erken çıkıp eve geldiğim ana kadar. Koridorda kayınvalidemin siyah ayakkabıları, askıda onun lacivert pardösüsü duruyordu. Mutfakta çayını yudumlarken elektrik faturasını inceliyordu.
“İyi günler,” dedim titreyen sesimi zorlukla kontrol ederek. “Burada ne yapıyorsunuz?”
Yerinden fırladı, ütülü beyaz gömleği buruştu:
“Elif, bu saatte ne yapıyorsun böyle?”
“Programımı sizinle mi paylaşmam gerekiyordu? Kendi evime geldim. Peki ya siz?”
“Şey… Nasıl yaşadığınızı görmek istedim. Hem seninle konuşacaklarım var.”
Sonrası bir belgesel sahnesi gibiydi. Sehpanın altındaki tozları gösterdi, buzdolabını bir gıda müfettişi edasıyla kontrol etti:
“Çorba nerede? Et yemeği niye yok? Bu çocuk neyle besleniyor? Oğluma böyle bir hayat mı yakışır? Evinde sıcak yemek beklerken konserve mi yiyecek? Bir dahaki gelişimde buzdolabı ev yemekleriyle dolu olsun. Ve şu tozları da al artık!”
Susuyordum. İçimde volkan patlıyor, yüzüm kızarıyordu. “Üzülme, incitmek istemedim,” diye mırıldanıp pardösüsünü giyindi. Bense koridorda yutkunamayan bir yumrukla kalakaldım. Çalınmış gibi hissettim. Eşyalar değil, özgürlüğüm çalınmıştı.
Tam asansör kapısı kapanırken yetiştim:
“Alın,” dedim anahtarları uzatarak. “Ama söz verin: Bir daha denetim yok. Yardım etmek istiyorsanız buyurun, ama müdahle etmeyin.”
Ellerini çevirdi, nazikçe itiraz etti:
“Aman Elif, alınma. İyi niyetle yaptım.”
Ertesi gün işten çıkıp mutfağa girdiğimde gözyaşlarına boğuldum. Ocakta tütün tütün mercimek çorbası, yanında not: “Levent’e senin yaptığını söyle. Çok mutlu olur.”
O an, aylar sonra ilk kez gülümsedim. Belki de her şey bitmemişti. Belki bu kadınla anlaşılabilirdi. Önemli olan sessiz kalmamak, sınırları çizmekti. Anahtarlar sadece kapıya değil, insanın özüne açılan şifrelerdi çünkü. Emanet edileni kötüye kullandırmamak gerekirdi.




