Biz, torunlarımızı görmemek için evde yokmuş gibi davranmaya başladık.
Bir zamanlar kendi kendime “Torunlar gelmesin” demeyi hayal bile edemezdim. Bu düşünce beni şimdi bile utandırıyor. Fakat her hikayenin bir de diğer yüzü vardır ve belki bizim hikayemizi dinleyince, eşimle birlikte neden kendi evimizde saklanmaya başladığımızı anlayabilirsiniz.
Ben şu anda 67, eşim ise 65 yaşında. Erken yaşta büyükanne ve büyükbaba olduk; kızımız henüz 30 yaşına yeni girmişti ki ilk kez anne oldu. Küçük Elif dünyaya geldiğinde, biz sanki ikinci bir gençlik yaşıyorduk. Parkta bebek arabasıyla koşuşturur, onunla ilgilenmekten keyif alır, oyuncaklar alır, şımartırdık. Mutluluktan taşmıştık, hatta gülerek “Erken dedelik-ninelik işte, telafi edeceğiz” derdik. O zamanlar bu bir lütuf gibi görünüyordu.
Ardından ikinci çocuk dünyaya geldi — yine kız çocuğu. Onu da çok sevdik, elimizden gelen yardımı yaparak hafta sonları yanımıza aldık. Kızımız bizden talep etmezdi — biz ısrar ederdik. Çocuklarımızı ve torunlarımızı seviyoruz sonuçta. Ama sonra işler çığırından çıktı. Üçüncü hamilelik — ikizler. Bir anda her şey değişti.
İki erkek çocuk dünyaya geldi ve ev kaosa teslim oldu. Sessiz hafta sonları, tam anlamıyla bir anaokuluna dönüştü. Gürültü, koşuşturma, sürekli ağlama — her şey birbirine karışmıştı. Biz de tükendik. Sevgiden değil — bitkinlikten. O noktada, kalbimden bir ameliyat geçirmiştim ve doktorlar eşime ağır bir şey kaldırmasını yasaklamışlardı. Ancak kızımız buna aldırmıyor gibiydi. Arayıp, “Yola çıktık bile,” derdi, bize uygun mu diye sormadan. Bazen de haber vermeden gelirlerdi, bizi hazırlıksız yakalarcasına.
Bir gün, pencereden girişe geldiklerini gördüğümde, eşime dönüp, “Hadi, evde yokmuş gibi yapalım,” dedim. Sessizce başını salladı. Işıkları kapattık, kımıldamadık. Kapıya vurdular, zile bastılar, hatta anahtarla açmayı denediler — ama biz çocuklar gibi saklandık.
Gittiklerinde, eşim ağladı. Sevinçten değil — kederden. “Biz bu duruma nasıl geldik?” diye sordu. Ne cevap vereceğimi bilmiyordum.
Torunlarımızı seviyoruz, ama biz bir yaşlı bakımevi ya da ücretsiz kreş değiliz. Hayatımızı huzurla yaşamak, bazen baş başa kalmak, kitap okumak, tiyatroya gitmek istiyoruz. Anne-babalarının yerini alan 24 saatlik bakıcılar olmak zorunda değiliz.
Kızımız, evde olduğumuzu öğrenince darıldı, kapıyı açmadık diye. “Bencil olmuşsunuz,” dedi. Ama ben düşünüyorum ki: Biraz sessizlik ve zamanımıza saygı istemek bencillik mi?
Bu hikayeyi kendimi savunmak için değil yazıyorum. Sadece şunu söylemek istiyorum: Yaşlılık bir mahkumiyet veya yük değil. Büyükanne ve büyükbabalar da dinlenme ve kendi sınırlarına sahip olma hakkına sahiptir. Torun sevgisi, kendini kaybetmeden sevmektir.




