k, güneşin deniz üzerindeki dansını izliyorlardı. Ayşegül artık her gününü dolu dolu yaşıyor, küçük mutlulukların tadını çıkarıyordu. Bahçeyi düzenledi, Ahmet’in kitaplarını okudu, birlikte yemekler pişirdiler. Bazen ağrıları dayanılmaz olsa da, yüzündeki gülümsemeyi hiç eksik etmedi.
Bir sabah, Ahmet uyandığında Ayşegül’ün yatağının boş olduğunu fark etti. Panikle dışarı çıktı ve onu bahçedeki sandalyede buldu. Gözleri kapalı, yüzü huzur doluydu. Yanına oturup elini tuttuğunda, artık sıcaklığının olmadığını hissetti.
Gözü, Ayşegül’ün bıraktığı mektuba takıldı. Ahmet titreyen elleriyle açtı:
*”Sevgili Ahmet,*
*Bana verdiğin her an için teşekkür ederim. Son aylarımı gerçekten yaşadım, belki de ilk kez… Sana hastalığımı söylemedim çünkü acımasız bir gerçekle gölgelemesini istemedim bu güzelliği. Şimdi gidiyorum, ama hiç pişman değilim. Bahçedeki gülü sulamayı unutma. Ve sakın yazmayı bırakma. Senin hikâyelerin, benim son mutluluğum oldu.*
*Sevgilerimle,*
*Ayşegül.”*
Ahmet mektubu gözyaşlarıyla ıslanmış avucunda sıktı. Sonra başını kaldırıp denize baktı. Rüzgâr, Ayşegül’ün beyaz tülbentini hafifçe savuruyordu. İçini hüzün değil, bir tuhaf sükûnet kapladı.
“Yazacağım,” diye fısıldadı. “Senin hikâyeni de…”
O günden sonra Ahmet’in kaleminden dökülen her satır, Ayşegül’ün kısacık özgürlüğünün izlerini taşıdı. Ve küçük evin bahçesindeki güller, her bahar biraz daha gür açtı.




