Her cumartesi gününü mutfakta geçirir, haftanın yemeklerini tek seferde hazırlarım. Çorbalar, köfteler, mantılar, sarmalar derken, dondurucu tıka basa dolar. İşten yorgun argın döndüğümde tek yapmam gereken bir tabak ısıtmak olur. Ta ki kocamın annesi el atana kadar…
Pazartesi akşamı dondurucuyu açtığımda neredeyse bomboştu! Haftalık emeğimin yarısı buharlaşmıştı. “Özgür,” dedim sesim titreyerek, “şu dondurucuya bir baksana! Hani cumartesi doldurmuştum?”
Omuz silkti önce. “Annem geldi de… Emekli maaşı yetmiyormuş, ‘oğlum bir yardım et’ dedi. Verdim işte birkaç tabak.”
“Birkaç tabak mı?” diye çıkıştım. “Baksana, dört günlük yemek eksik burada!”
“Yarısını verdim,” itiraf etti. “Ne var bunda? Yaşlı kadın işte, hakkını helal et…”
Donup kaldım. İki gün boyunca mutfakta dizimde ağrılar, sırtımda kireçlenmelerle hazırladığım o yemekler… Sırf “annecim aç kaldı” diye elinin tersiyle itilmişti. Hem de bana danışmadan.
“Muhtacsa,” dedim öfkeyi bastırarak, “sen kendi maaşından harçlık ver. Ya da sipariş ettir. Kendisi de sağlam, ayakları üstünde duruyor. Ben kimsenin aşçısı değilim. Ben de seninle aynı mesaide çalışıyorum!”
“Kadınsın işte, kolayına gelir,” diye mırıldandı. “Anneye laf mı olur?” O zaman ben de paltomu giyip çıktım. Komşu apartmana, kendi emeğimi geri almaya.
Kapıyı açtığında hiç lafı dolandırmadım: “Kaynanam, ben size bakmak zorunda değilim. O yemekler benim çocuklarım için. Eğer oğlunuz size destek olacaksa, markete götürsün ama benim emeğimi çalmazsın!”
Şaşkınlıktan ağzı açık kalmıştı. Sessizce mutfağa geçip sakladığı kapları topladım. Akşam Özgür’le kavga çıktı tabii. “Duygusuz” dedi, “merhametsiz”…
Ama ben… Ben yıllar sonra ilk kez insan gibi hissettim kendimi. “Hayır” diyebilen, sınır koyabilen bir insan. Kimsenin kölesi olmayan…
Yardıma karşı değilim. Ama böylesine değil. Benim sırtımdan, habersizce, “nasıl olsa kadın işi” diye.
Eşiniz annesine bakacaksa kendi maaşından baksın. Benim bitkin sırtımdan değil. Ben de insanım. Benim de dinlenmeye hakkım var. Gözünüzü seveyim!




