**RÜYADA BİR ELBİSEYLE DANS**
“Kızım, bir şey mi oldu?”
Nazlı’nın yanında duran yaşlı adam, öylece belirmişti sanki. Eski romanlardan fırlamış gibiydi, Nazlı’nın sevdiği türden kitaplardan. Onu daha önce de görmüştü bu parkta. Uzun siyah pardösüsü, şapkası ve zarif bastonuyla her zaman dikkat çekiyordu. Nazlı’ya içini titreten o romandaki kontu hatırlattı—her zaman siyah giyinen, adaletin peşinde koşan o karakter.
“Hayır, bir şey yok,” dedi Nazlı.
Burnunu çekti, adam hemen bir mendil uzattı. Nazlı tereddüt etti, sonra aldı ve öyle bir sümkürdü ki adam gülümsemekten kendini alamadı.
“Yıkayıp size geri veririm.”
Adam güldü. “Gerek yok, bende bunun bol bol var. Bir dondurma yesek nasıl olur?”
Nazlı ne diyeceğini şaşırdı, sonunda fısıldadı: “Teşekkürler, ama param yok. Belki başka zaman…”
“Arif Bey.” Adam şapkasını hafifçe kaldırdı.
“Nazlı.” Onun kaldıracak şapkası yoktu, bu yüzden ayağa kalktı. Arif Bey hemen kolunu uzattı.
“Bir erkeğin yanındayken, kadın ya da kız fark etmez, dondurma parası vermesi söz konusu bile olmaz.”
Nazlı ona büyülenmiş gibi bakıyordu. Bu cümleler başka bir dünyadan geliyordu. Onun alışkın olduğu şeyler değildi.
Bugün sınıf arkadaşı İpek, onu yine aşağılamıştı. Öğle arasında, herkes yemekhaneye giderken, Nazlı her zamanki gibi pencerede kitap okuyordu. Çünkü yemekhanede yemek alacak parası yoktu.
“Nazlı!” İpek ona dik dik bakıyordu. Yanında Çağlar vardı, Nazlı’nın beşinci sınıftan beri hayalini kurduğu çocuk.
“Ne?”
“Orada yarısını yemediğim köfte var, alıp yiyebilirsin.”
Etrafta toplananları görünce Nazlı’nın içi burkuldu. “Sağ ol, istemiyorum.”
“Ne istemiyorsun? Yoksa köfte nedir bilmiyor musun?”
Kahkahalar patladı. Nazlı panikle pencereden atlarken, en az beş yıllık kot pantolonu dizinden yırtıldı. Gülüşmeler öyle yükseldi ki duvarlar inledi. Derslere giremedi. Çantasını kapıp okuldan kaçtı.
Bu park onun sığınağıydı. Hüzünlü olduğunda, ailesi eve sarhoş misafirler getirdi. Kitaplarıyla tek başına otururken, bir gün Arif Bey onu fark etti. Genç bir kızın kitap okuması şaşırtıcıydı—ama sonra fark etti ki kızın üstü başı eskimiş, zayıflıktan neredeyse saydamdı.
Bir kafede oturdular.
“Nazlı, bugün öğle yemeği yemedim. Bana eşlik eder misin?”
Nazlı gülümsedi. Bu adam sanki yüz yıl öncesinden konuşuyordu.
“Elbette.”
Bugün sadece boş bir çay içmişti. Arif Bey sipariş verdi, sonra Nazlı’ya baktı. “Peki, anlat bakalım, bu kadar güzel bir genç kızı ne üzebilir?”
“Önemli bir şey değil, okulda küçük problemler.”
“Hangi sınıftasın?”
“12. Sınıf. İki ay sonra özgürüm!”
“Ne okumak istiyorsun?”
“Bilmiyorum… Bütçeye uygun bir yer. Ama hep doktor olmak istedim. Tabii, bu bir hayal olarak kalacak.”
“Neden?”
“İyi bir doktor olmak için zaman lazım. Bense çalışmam gerekecek. Büyük ihtimalle hemşire olacağım.”
“Garip mantık! Doktor olmak istiyorsun, hemşire olacaksın. Derslerin kötü mü?”
“Hayır, iyidir. Ailem… Onlara yardım etmem lazım.”
Arif Bey konuyu değiştirdi. Yemekler geldi. Nazlı’nın yemek yiyişini izledi—aç olduğu belliydi, ama yine de çabalamıyordu.
Sonra biraz daha yürüdüler, kitaplardan konuştular.
“Nazlı,” dedi Arif Bey, “Sana bir kitap getireceğim, çok seveceğinsin. Yarın aynı saatte burada ol, tamam mı?”
Nazlı geldi. Kütüphanede okuyacak kitap kalmamıştı, bazılarını tekrar tekrar okumuştu.
Arif Bey’le dostlukları güçlendikçe, Nazlı fark etmeden onun desteğiyle beslenmeye başladı. Onun pahalı bir apartmanda yaşadığını, tek başına olduğunu öğrendi. Karısı çoktan vefat etmişti, çocukları yoktu.
Bir gün parkta kitap okurken kendini kaybetti. Uyandığında etraf kararmıştı. Eve koşmalıydı, yoksa annesi bağırırdı. Eve girer girmez, içki ve sigara kokusu burnuna doldu. Sarhoş annesi pusuda bekliyordu.
“Neredeydin sen?”
Nazlı kaçmak istedi, ama bir tokat yedi. Gözü morarmıştı.
Ertesi gün Çağlar okula dönmüştü, İpek hemen fark etti.
“Nazlı, mezuniyet için elbisen hazır mı? Yoksa çöpten mi topladın?”
Gülüşmeler. Nazlı sustu. İpek yüzüne yaklaştı. “Vay, göze bak! Kim hediye etti? Erkek arkadaşın mı? Mezuniyete onunla gelecek misin? Tabii, o da şişeleri satıp bir takım elbise alacaktır!”
Nazlı İpek’i itip kaçtı. Koşarken, Arif Bey’i fark etmedi bile.
Onu gölette buldu. Nazlı ağlıyordu, her şeyi anlattı.
Mezuniyet gecesi…
İpek, Çağlar’ın yanına sokuldu. “Kraliçeyle dans etmeye hazır mısın?”
Çağlar güldü. “Senin kraliçe olacağından emin misin?”
İpek etrafa bakındı. “Rakibim var mı sence?”
Çağlar haklıydı. İpek’in elbisesi herkesinkinden pahalıydı.
Tam o sırada okulun önüne siyah bir araba yanaştı. Şoför kapıyı açtı, içinden Arif Bey çıktı—gerçek bir smokin ve papyonla. Sonra koluna Nazlı’yı aldı.
Nazlı öyle güzeldi ki, Çağlar onu tanımakta zorlandı.Mezuniyet balosunda herkes Nazlı’nın göz alıcı dönüşüne hayran kaldı, Arif Bey ise gururla gülümsedi çünkü artık yalnız değildi.




