**GÜZEL BİR ELBİSENİN DANSI**
“Kızım, bir şey mi oldu?”
Yanımda yaşlı bir adam duruyordu. Sanki eski romanlardan fırlamış gibiydi, tam da Ebru’nun sevdiği türden. Onu daha önce de görmüştüm bu parkta. Sık sık yürüyüş yapardı. Uzun, siyah bir palto giymişti. Şapkası ve zarif bir bastonu vardı. Ebru’ya o kitaptaki kontu hatırlatıyordu. Yakın zamanda okuduğu şu kitabı… Orada da her zaman siyah giyen, intikamını adaletle alan bir kont vardı.
“Hayır, bir şey yok.”
Burnunu çekti, adam hemen bir mendil uzattı. Ebru bir an tereddüt etti, sonra aldı ve sesli bir şekilde sümkürdü. Adam istemsizce gülümsedi, Ebru ise ona tekrar baktı.
“Bunu yıkayıp size geri vereceğim.”
Adam güldü.
“Gerek yok, bende bunlardan bolca var. Bir dondurma yemeye ne dersin?”
Ne diyeceğini bilemedi, sonunda fısıldayabildi:
“Teşekkür ederim, param yok. Belki başka zaman.”
“Arif Bey.”
Adam şapkasını hafifçe kaldırdı.
“Ebru.”
Kaldıracak bir şeyi olmadığı için ayağa kalktı. Arif Bey hemen kolunu uzattı.
“Bir erkeğin yanındaki kızın, kadının ya da genç kızın dondurma parasını ödemesi söz konusu bile olamaz.”
Ebru ona büyülenmiş gibi bakıyordu. Tüm bu sözler başka bir dünyadan geliyordu. Oysa alışık olduğu şeyler çok farklıydı.
Bugün Aylin, sınıf arkadaşı, onu yine gülünç duruma düşürmüştü. Her şey öğle arasında başlamıştı. Sınıf arkadaşları yemekhaneye gittiğinde, Ebru her zamanki gibi kitapla pencere kenarına yerleşmişti. Yemekhaneye gitmiyordu çünkü parası yoktu.
“Ebru!”
Başını kaldırdı. Karşısında Aylin duruyordu. Yanında da Efe, Ebru’nun beşinci sınıftan beri âşık olduğu çocuk.
“Ne var?”
“Orada köfteyi bitiremedim, gidip alabilirsin.”
Etrafta diğer çocuklar toplanmaya başlamıştı.
“Teşekkürler, istemiyorum.”
“Ne demek istemiyorsun… Yoksa köftenin ne olduğunu bilmiyor musun?”
Herkes güldü. Ebru pencere kenarından atladı, öyle sakar bir hareketle ki, beş yıllık eski kot pantolonu dizinden yırtıldı.
Gülüşmeler o kadar yüksekti ki duvarlar titredi. Derse gitmedi. Çantasını kapıp oradan kaçtı. Hep bu parka saklanırdı. Okulda durmak dayanılmaz olduğunda ya da anne babası eve misafir doldurduğunda… Bu park onun için bir sığınaktı. Sık sık kitap okurdu burada. İşte tam da o sırada Arif Bey onu fark etmişti. Genç bir kızın kitap okuduğunu görmek şaşırtıcıydı. Sonra fark etti ki kızın giysileri çok eski ve kendisi de zayıf, neredeyse transparandı.
Bir masaya oturdular.
“Ebru, bugün öğle yemeğini unuttum. Benimle yemek yemek ister misin?”
Ebru gülümsedi. Bu adam sanki geçmiş yüzyıldan çıkmış gibi konuşuyordu.
Elbette… Kabul etti. Bugün sadece boş çay içmişti.
Arif Bey sipariş verdi ve Ebru’ya baktı.
“Anlat bakalım, bu genç hanımefendiyi neler üzmüş?”
“Önemli bir şey değil, okulda küçük bir sorun.”
“Hangi sınıftasın?”
“11. Sınıf, iki ay sonra özgür bir kuş olacağım.”
“Üniversite için nereyi düşünüyorsun?”
“Henüz bilmiyorum… Burslu girebileceğim yere. Ama hep doktor olmayı hayal ettim. Tabii bu hep hayal olarak kalacak.”
“Neden?”
“İyi bir doktor olmak için çok zaman gerek, benimse çalışmam lazım. Muhtemelen hemşire olacağım.”
“Garip bir mantık. Doktor olmak istiyorsun, hemşire olacaksın. Derslerinde sorun mu var?”
“Hayır, iyi öğrenciyim. Sadece…”
Ebru duraksadı.
“Aileme… Yardım etmem gerekiyor.”
Arif Bey, kızın ailesi hakkında konuşmak istemediğini anladı. Tam o sırada yemek geldi ve konu değişti. Ebru’nun yemek yeme şeklini gizlice izledi. Yavaş yemeye çalışıyordu ama neredeyse çiğnemeden yutuyordu.
Sonra biraz daha gezindiler, kitaplardan konuştular.
“Biliyor musun Ebru, sana kesinlikle seveceğin bir kitabım var. Yarın bu saatte buraya getireceğim. Mutlaka gel.”
Ebru geldi. Kütüphanede okumadığı kitap kalmamıştı. Roman sayısı çok fazla değildi, bazılarını ikinci kez okuyordu.
Arif Bey’le arkadaşlıkları gün geçtikçe güçleniyordu. Sık sık tartışır, kitap karakterlerini konuşurlardı. Fark etmeden yaşlı adam onu doyurmaya başlamıştı. Ebru, onun lüks bir evde yaşadığını biliyordu. Yalnızdı, çocuğu yoktu, karısı ise çoktan vefat etmişti.
Bir gün parkta kitap okurken kendini kaybetti. Gözlerini ancak bir kelimeyi okuyamadığında açtı, hava kararmıştı. Eve koşması gerekiyordu. Annes bağıracaktı, yemek hazırlamadı diye. Neyse ki hazırlamak da neydi? Makarna haşla, üstüne biraz yağ koy, işte yemek!
Eve girdiğinde, içerisi alkol ve sigara kokuyordu. Annesi ayakta, sarhoş gözlerle ona bakıyordu.
“Nerede dolanıyordun?”
Ebru onun yanından geçmeye çalıştı, ama bir tokat yediği yerde gözü karardı.
“Yarım saat içinde yemek hazır olacak! Yoksa…”
Makarnayı pişirirken sessizce ağlıyordu. Eğer annesi duyarsa, daha fazlasını alırdı.
Ertesi gün gözünün altında morluk vardı. Küçüktü ama belirgindi. Ebru, okulun güzeli Aylin’in bunu fark edeceğini ve onunla alay edeceğini biliyorEbru o sabah okula giderken Arif Bey’in ona verdiği kitapla sarılıp adımlarını güçlü atmayı seçti, çünkü artık terk edilmiş bir sokak kedisi değil, saygı duyulmayı hak eden biri olduğunu biliyordu.




