Kırk sekiz yaşındayım, adım Ahmet. Hayatım boyunca kendimi şanslı bir adam sanmıştım. On beş yıldır evli olduğum bir eşim vardı, canım Leyla. Birlikte pek çok şey atlatmıştık – geçim sıkıntılarını, hastalıkları, paranın kıt olduğu günleri. Ama hiçbiri aşılmayacak kadar zor gelmemişti, çünkü yanımda o vardı. Bir de oğlumuz, Yavuz. Onun için yaşıyordum sanki. Doğduğu günden beri ben büyütmüştüm onu; ateşlendiğinde sabahlara kadar kucağımda sallamış, bisiklete binmeyi öğretmiş, okulunun ilk günü elinden tutmuştum. Benim çocuğumdu, canımdan bir parça.
Derken bir gün her şey altüst oldu.
Leyla’yla öylesine bir tartışmaya dalmıştık ki… Başlatan şey önemsizdi belki, yorgunluk, bir anlık öfke, yılların birikmiş gerginliği. Ama kelimeler büyüdükçe büyüdü. Sonunda canını acıtacak bir şey söylemiştim ki, Leyla birden bağırdı:
“Zaten sen onun babası değilsin! Hiç olmadın!”
Donup kaldım. Sanki bıçak yemiştim. İlk anlam veremedim. Kulaklarım uğulduyor, başım dönüyordu. Yüzüne bakakaldım. Aklımda tek bir cümle vardı: “Yok canım, olamaz…”
Leyla söylediğine pişman oldu ama iş işten geçmişti. Yüzünü kapadı. Tam o sırada Yavuz’un kapıda belirdiğini fark ettim. Okuldan erken gelmişti. Ve tam da annesinin ağzından o korkunç gerçeğin döküldüğü ana denk gelmişti.
Her şeyi duymuştu.
Odayı ağır bir sessizlik kapladı. Kimse kıpırdamıyordu. Sanki fırtına öncesi sis çökmüştü eve. Derken o sessizliği Yavuz bozdu. Sesindeki kararlılık yüreğime işledi:
“Baba, kan bağımız olmasa da sen benim babamsın. Seni seviyorum.”
Bir kabustan uyanır gibi oldum. Ona baktım – minicik, kırılgan, ama o anda bana göre dünyanın en güçlü insanıydı. Gözlerim doldu, saklamaya çalışmadım bile. Yanına gidip sarıldım, o da bana sıkı sıkı yapıştı.
Ne kadar öyle kaldık, hatırlamıyorum. Tek bildiğim, onu kaybetmek istemiyordum. İstesem de yapamazdım zaten. Kanımdan olmasa ne çıkar? Ben büyüttüm onu. Ben öğrettim hayatı. Ben tuttum elinden ilk adımlarında. O benim oğlum, başka da lafa gerek yok.
Sonra Leyla’yla sakin sakin konuştuk. Yavuz’un biz tanışmadan aylar önce dünyaya geldiğini itiraf etti. Doğruyu söylemeye korkmuş, terk ederim diye ödü kopmuş. Ama zamanla onu nasıl sevdiğimi, aramızdaki bağın ne kadar güçlendiğini görünce içinde taşımış bu sırrı.
Evet, böyle bir anda, böyle bir şekilde patlatmasaydı keşke. Ama olan olmuştu.
Gitmedim. Ailemiz dağılmadı. Yavuz’un geri kalan ilişkilerini kurcalamadım, sormadım. Çünkü babası bendim. Ağrıyan dişini sallayarak uyutan ben, ilk karnesine sevinen ben, düştüğünde ellerinden tutup kaldıran ben. Evinde oturan bir yabancı değil, yüreğiyle ona bağlanmış bir babaydım. Öyle de kalacağım.
Yavuz ise bana daha da yakın oldu. Öyle ki bazen o an, bizim aramızdaki bağın kan bağından bile güçlü hale geldiğini hissediyorum.
İşte böyle. Acı bir gerçekle yüzleştim, ama sevginin ağır bastığını gördüm. Aslolan da bu zaten.




