**Günlük, 15 Ekim**
“Boşanmak ayıp değil. Ayıp olan, mutsuz bir evlilikte yaşamaktır.”
“Boşanmayı aklından bile geçirme! Bu tüm ailenin yüzünü kara çıkarır!” diye bağırıyordu annem telefonun diğer ucunda. Her duyduğumda içimde bir şeyler sıkışıyordu. Hangi ayıptan bahsediyordu? Mutlu olmadığım bir evliliği bitirmek mi ayıptı yoksa gençken hayal ettiğim gibi gitmeyen bir ilişkiyi kabullenmek mi?
Annem hep aynı şeyi tekrarlardı: “Bizim ailede boşanma yoktur, olmayacak da! Evlenmişsen, katlanacaksın! Sen seçtin bu adamı, şimdi sabredeceksin!” Kız kardeşim de aynı nakaratı tekrarlardı: “Herkes böyle yaşıyor. Herkesin sorunları var. Önemli olan aileye leke sürmemek!” Ama ben artık dayanamıyordum. Sabretmek istemiyordum. Yorulmuştum.
Evet, bir konuda haklıydılar: Bu benim seçimimdi. Tamamen benim. Beş yıl önce, Volkan’la evlenmiştim. Ona delicesine âşık olmuştum. Bana göre, aradığım adamdı. Nazik, evine bağlı, esprili bir adam. Aynı yöne baktığımızı sanıyordum. Ama yanılmışım.
Evliliğimizin ilk yılında fark ettim ki hata yapmışım. Nazik değil, çocuk gibi davranan biriydi. Evine bağlı değil, tembel biri. Sakin değil, televizyonda maç izlemek ve bira içmek dışında hiçbir şeye ilgi duymayan biri. Akşamlar hep aynıydı: kanepe, telefon, bira. Başlarda buna “huzur” dedim. Sonra anladım: Hiçbir hevesi yoktu, hiçbir şeyin peşinden koşmuyordu.
Beni dört duvar arasına hapsetti. Arkadaşlarımla görüşmemi yasakladı, izinsiz dışarı çıkmama kızardı. Başlarda “Kıskanıyor, seviyor” dedim. Şimdi anlıyorum ki, ona uygundu. Hep evde, hep elinin altında, hep hizmetindeydim. Getir, götür, temizle, pişir.
Bir zamanlar mesleğinde başarılı, özgüvenli biri olduğu için hayranlık duyardım. Oysa şimdi anladım ki, tembelliğine yenik düşmüş bir adam. Bir kere bile kendini geliştirmeye çalışmadı. Ofiste şikayet etmek, patronu suçlamak daha kolayıydı.
Önce değiştirmeye çalıştım. Konuştum, cesaret verdim, öneriler sundum. Boşunaydı. Duymak istemiyordu. Kavgalar, küsme, sessizlik. Hepsi bir kısır döngü. Boşanmayı düşündüğümde, hamile olduğumu öğrendim.
Bir süre değişti gibiydi. İş değiştirdi, biraz daha ilgili davrandı. Her şeyin düzeleceğine inandım. Ama kısa sürede eski haline döndü. Ben ise bebeğimle, dört duvar arasında, boğuluyormuş gibi hissettim.
Arkadaşlarım uzaklaştı. Eşimi kızdırmamak için evden çıkmıyordum. Annem kaldı yanımda. Ama o da destek yerine suçlamalarla geldi: “Abartıyorsun. İçmiyor, vurmuyor, işe gidiyor. Neyin var senin?” diyordu. Peki, dayak yemek ya da aldatılmak mı gerekliydi mutsuz olmak için? Çocuğunu terk etmesi mi? Yok oluşum yeterli değil miydi?
Boşanmayı ilk açtığımda oğlum henüz bir yaşındaydı. Annem, “Bu doğum sonrası depresyon. Geçer. Hem onun evindesin, işin yok. Ben seni geri almam, evinde otur, saçmalamayı bırak!” dedi. Yine sabır, yine ayıp, yine utanç. Peki, beni mutsuz eden bir adamla yaşamak ayıp değil miydi?
Zaman geçtikçe durum kötüleşti. Para yetmiyordu, suçlu her zaman bendim: “Çok harcıyorsun!” diyordu. Ne ev işlerine yardım ediyordu, ne çocuğa. Sinir krizinin eşiğindeyken bile küçük şeylerde beni suçluyordu. Tekrar anneme gittim, o da “İşe başlayınca rahatlarsın, her şey düzelir” dedi. Ama boşanmayı tekrar ağzıma alınca patladı: “Kafayı mı yedin? Çocuklu boşanmış kadın! Babasız mı büyüteceksin çocuğu? Kız kardeşin kocasından dayak yiyor, yine de katlanıyor!”
Kız kardeşime bakıyordum da insan olmaktan ne zaman çıkmıştık? Acıyı normal mi sanmaya başlamıştık? Evet, onunki daha kötüydü, ama acımı onunkiyle ölçmek zorunda mıydım?
Son aylarda Volkan sık sık şunu tekrarlıyordu: “Beğenmiyorsan git!” Gidecek yerim olmadığını biliyordu. Annem kapıyı kapatmıştı. Kiralık ev alamazdım. Çocuğumu bırakacak kimse yoktu. Gücün keyfini çıkarıyor gibiydi. Ben ise kendimi kaybediyordum.
Ama geçen gün eski patronumla konuştum. Bana yardım edeceğini söyledi. Küçük çocuğuma rağmen işe geri dönebileceğimi söyledi. Geriye sadece ev sorununu çözmek kaldı. Ve eğer başarırsam, gideceğim. Sonunda özgür olacağım.
Ne annem ne de akrabalar umurumda değil artık. Dedikodular, yargılamalar… Hepsi boş. Uyum sağlamaktan yoruldum. Yaşamak istiyorum. Daha kötüsü olamaz, çünkü zaten cehennemi yaşadım. Ama şimdi sıfırdan da olsa mutlu olmayı seçiyorum. Özgürce.
Bugün anladım ki, asıl ayıp, kendine ihanet etmektir.




