Akşam, eczanede uzun bir gecenin ardından apartman koridorunda ayaklarımı sürüyordum, tek istediğim sıcak bir duş, rahat pijamalarım ve sessizlik içinde bir bardak çaydı. Ancak daha üstümü bile değiştiremeden telefonum çaldı. Ahmet, hiçbir pişmanlık belirtisi taşımayan sakin sesiyle konuştu:
“Hazırlan, Aylin, bu akşam misafirimiz var. Kardeşim İpek geldi, bir süre kalacak!”
İçimde bir şeyler koptu. Bu bir rica bile değil, basitçe “Artık zamanın sana ait değil” demekti. Şaşkınlıkla sustum. Hangi İpek? Niye bana kimse söylemedi? Ah, evet—onun küçük kız kardeşi, hayatımda hiç görmediğim, tek mesaj bile atmadığım biri. Sadece birkaç hikâye duymuştum—Anadolu’nun küçük bir kasabasından, lise son sınıfta, sessiz ve ev işlerine alışkın bir kızmış. Başkasından duymak başka, ansızın hayatına dalması bambaşkaydı.
Ahmet, hiçbir şey olmamış gibi mutfakta onunla sohbet ediyordu. Çaylarını içmişler, İpek sanki misafir değil de evin sahibiymiş gibi rahattı. Yemekten sonra evi gezmeye başladı, her odaya müzeymiş gibi bakarak sonunda yatak odamıza geldi. Orada bir fotoğraf çekimi yaptı, makyaj malzemelerimi karıştırdı, takılarımdan birkaçını denedi. Donup kaldım.
“İpek, özür dilerim ama bu benim özel alanım. İzin almadan girmen ve eşyalarımı kurcalaman hoş değil,” dedim sakin ama sert bir tonla.
Başını öne eğdi, mızmızlandı:
“Böyle tepki vereceğinizi bilmiyordum… Sadece nasıl yaşadığınızı merak ettim.”
Cevap vermedim ve duşa girdim. Tam uyuyacaktım ki evde tek bir poşet çay bile kalmadığını fark ettim—herhalde ikisi bitirmişti. Çaysız, huzursuz ve en önemlisi—anlaşılmamıştım. Ahmet uyumadan önce ekledi:
“Ha, bu hafta sonu İpek’i nasıl eğlendireceğimizi düşün. Yanlız kalırsa sıkılır!”
Zor tuttum kendimi. Tanımadığım bir kız için neden planlarımı iptal edeyim? Cumartesi neredeyse bir yıldır görüşmediğim arkadaşımla buluşacaktım—alışveriş, yemek, belki bir kahve… Şimdi hepsini iptal mi edeyim?
Ertesi sabah uyanır uyanmaz, İpek makyajlı, pırıltılı kot pantolonuyla kapıda telefonunu sallıyordu.
“Hadi, çıkıyor muyuz? Alışveriş merkezine gidelim, belki sonra yemeğe?”
Ona baktım ve sakince cevap verdim:
“İpek, telefonunda harita var. İşte yedek anahtar—istediğin yere git. Sadece beni rahatsız etme, lütfen.”
“Ne?!” Şaşkınlıktan ağzı açık kaldı. “Ben sizin bana eşlik edeceğinizi düşünmüştüm! Param yok—annem vermedi, size güvendim…”
“Parasız da gezebilirsin. Acıkırsan buzdolabının yerini biliyorsun.”
Sustu. Küskün bir ifadeyle mutfağa oturdu. Ben ise toparlanıp alışveriş merkezine gittim. Kendi evimde yabancı gibi hissetmekten bıkmıştım.
Akşam tüm akrabalar evdeydi. Ne olduğunu anlayamadım, ta ki toplu bir sorgulamaya maruz kalana kadar: Neden zavallı kızı üzdüm? Neden para vermedim? Neden bu kadar bencildim? Kimse konuşmama izin vermedi. Herkes bağırıyordu. İpek diğer odada, mağdur rolü yapıyordu.
Hepsini dinledim ve sonra dedim ki:
“Ben hizmetçi değilim. Kimseye bir şey borçlu değilim. İpek benim için bir yabancı. Onu ben davet etmedim. Kazandığım para bana bile zor yetiyor. Yeğeninize acıyorsanız, hepiniz bir araya gelip ona harçlık verin.”
Ahmet sessiz kaldı. Gece herkes gittikten sonra usulca konuştu:
“Haklısın… Sadece aileyle kavga etmek istemedim.”
İşte olan buydu. Bencil değilim. Sadece saygı bekleyen bir kadınım. Ve eğer biri “akraba” kelimesinin bedavacılık ve hizmet lisansı olduğunu düşünüyorsa, önce aynaya bakıp kendine sormalı—başkasının hayatına izinsiz girmek ne kadar doğru?




