O gün, hava henüz ışımamıştı bile ama Ayşe’nin içi öfkeyle kaynıyordu. Aynanın karşısında oğlunu giydirirken, dişlerini sıkmamak için kendini zor tutuyordu. Bugün 8 Mart, Kadınlar Günü’ydü ama onun için yine kaynanasına gidip onun küçük sözlerine, eleştirilerine katlanmak demekti. Kaynanası suçluluk duygusunu ne kadar iyi aşılayacağını biliyordu.
“Yine o suratla mı gideceksiz?” diye homurdandı Mehmet, ceketini giyerken. “Sakın gitmek istemiyorum deme.”
“Haklı olabileceğimi hiç düşünmüyor musun?” diye cevap verdi Ayşe, sesini zorlukla kontrol ederek. “Yine aynı şeyler: Efe’yi nasıl yanlış yetiştirdiğimden bahsedecek, bir kere bile nasıl olduğumu sormayacak. Evin bütün yükü bende, bir de onun bakımı eklendi!”
“Sen evden çıkmıyorsun ya,” diye burun kıvırdı Mehmet.
“Evden çalışmak demek, bütün gün uzanmak demek mi sanıyorsun? Yoksa ev kendi kendine mi toplanıyor, yemek kendiliğinden mi pişiyor?”
Mehmet alınmıştı. Ayşe’nin, evin masraflarını çoğunlukla onun kazandığını hatırlatmasına alışık değildi. Gerçek şu ki, serbest çalışan bir tasarımcı olarak kazandığı, Mehmet’in depo bekçiliğinden aldığı maaşın üç katıydı.
“Belki tek başına gidebilirsin?” diye bir şans daha verdi Ayşe.
“Bugün Kadınlar Günü, Ayşe. Annemi görmezden gelemezsin.”
İki saat sonra, Fatma Hanım’ın İzmir’deki küçük evindeydiler. Köşedeki koltukta, kocasının yetim yeğeni olan Gizem, bir dergi karıştırıyordu. Fatma Hanım onu, ailesi trafik kazasında vefat ettikten sonra yanına almıştı. Ayşe ile Gizem hiç anlaşamazdı. Kaynanasının torunu Efe’den çok Gizem’e düşkün olduğunu da fark ediyordu.
“Komşularla konuştuk,” dedi Fatma Hanım, masada otururken. “Evimi Gizem’e bırakıyorum. Sizin zaten eviniz var, onun başlaması lazım.”
Birkaç gün sonra evin tapusu değişti. Tek şart vardı: Gizem, Fatma Hanım’ın vefatından sonra taşınacaktı. Ama kader başka türlü oynadı. Üç hafta sonra Fatma Hanım felç geçirdi. Hayatta kalmıştı ama artık tek başına yaşayamazdı.
“Annemle yaşamamız gerekiyor,” diye kesin bir dille konuştu Mehmet. “Kendi başına yapamaz.”
Ayşe içindeki öfkeyi yutkunup sustu. Taşındılar. Ama yemeğini yedirmek, banyosunu yaptırmak, temizliğini yapmak—hepsi Ayşe’nin sırtına yüklenmişti. Mehmet işe gidiyor, Gizem okula ve erkek arkadaşına. Ayşe hem çalışıyor, hem evi çekip çeviriyor, hem de bakıcılığa başlamıştı.
“Mehmet, Gizem de yardım etse olmaz mı? Sonuçta ev onun artık,” diye dayanamadı bir akşam.
“O öğrenci, aşk hayatı var. Buraya mı getirsin adamı? Zaten sen evdesin ya!”
“Evdeyim! **Çalışıyorum!** Ve her şeyi tek başıma yapıyorum!”
“Sıkıldın, değil mi?” diye alay etti Mehmet. “Benim annem, bakımı da sana. Yoksa bırakacak mıydın?”
“O senin annen! Benim kaynanam! Zorunlu değilim. Sen benim anneme bakmazdın! Bir bakıcı tut.”
“Parasını sen mi vereceksin?”
“Kendi maaşından! Ya da seninkinden.”
“O zaman sana ne gerek var?” diye soğukça cevap verdi. “Git şimdi, bak anneme.”
O gece, Ayşe tavana bakarak yatıyordu. Zihninde öfke dolu düşünceler dönüyordu. Mehmet onu **kullanıyordu**. Hem eş, hem hizmetçi, hem bakıcı olarak. Mirasçı Gizem ise ortada yoktu. O ise her gün kendini tüketiyordu.
Sabah Mehmet işe gider gitmez, Ayşe eşyalarını topladı. Efe’nin elini tuttu ve kendi evlerine döndü. Telefonunu kapattı. Sadece bir mesaj attı: _”Artık her şey olmaktan bıktım. Kolay gelsin.”_
Akşam Mehmet öfkeyle geldi.
“Ya geri döneceksin, ya boşanacağız!” diye hırladı.
“Sen bilirsin,” diye sakince cevap verdi Ayşe. “Ama bu sefer davayı ben açacağım. Kimsenin evi, kimsenin teşekkür etmediği bir insan için kendimi feda etmek zorunda değilim.”
“Pişman olma sakın!”
“Hayır, çoktan pişman oldum. Bu kadar beklediğim için. Artık özgürüm. Sana minnettar olduğum tek şey Efe.”
Bir ay sonra, anlaşmalı boşandılar. Mehmet özür dilemedi. Ayşe de bir daha aramadı.
Altı ay sonra, Fatma Hanım’ın vefat ettiğini duydu. Ve **o sevgili torunu Gizem**, Mehmet’i bir fazlalık gibi kapı dışarı etmişti.
Hayat her şeyi yerli yerine koydu. Ayşe ise **o kapıdan çıktığı için** bir an olsun pişman olmadı.




