Lena’nın aşçı olduğu gün ve evde kalan tek şey mantıydı
Bir zamanlar ben ve Lena, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde sıradan bir aileydik. İkimiz de yerel bir fabrikada mühendis olarak çalışıyorduk. İdare eder bir maaş, rutin bir hayat, okula giden bir oğlumuz, küçük sevinçler ve sıkıntılarımız vardı. Her şey herkesinki gibiydi. Ama en önemlisi, Lena’nın benim için ne kadar şans olduğunu düşünürdüm. Sadece iyi ve güvenilir biri olduğu için değil, aynı zamanda her akşam yemeğini bir şölene dönüştürebilmesi yüzünden. Onun yemekleri bir büyüydü. Salatalar, hamur işleri, ana yemekler… Hepsi özenle, sevgiyle hazırlanırdı. Hatta bir gün yaptığı omleti yerken, “Sen gerçekten aşçılık okumadın değil mi?” diye sormuştum.
Ama görünen o ki, her yemek sevgisinin içinde bir kurt yatarmış. Ve bir gün bu kurt öyle büyüdü ki hayatımızı baştan sona değiştirdi.
Önce Lena işinden şikâyet etmeye başladı. “Artık çizim masasında oturmaktan yoruldum. Maaştan maaşa yaşamaktan bıktım. Ruhum değişim istiyor,” diyordu. Başta pek üstünde durmadım. Herkes yorulurdu, hele ki kış yaklaşırken. Onu cesaretlendirmeye çalıştım, mühendisliğin güvenli bir meslek olduğunu söyledim. Ama Lena ya sessiz kalıyor ya da “Boş ver,” diyordu. Sonra bir akşam sofraya oturdu ve açıkladı:
“Bir kurs buldum. ‘Lezzet Akademisi’nin aşçılık programı. Bitirenler restoran zincirlerinde işe başlıyor. Üç ay sürüyor. Bu benim işim. Bunu hissediyorum.”
Kursun fiyatı beni şaşkına çevirdi. Bir aşçılık belgesi almanın özel üniversite parası tutacağını tahmin etmemiştim. Ama Lena’nın gözlerinde göz ardı edilemeyecek bir kararlılık vardı. Uzun uzadıya hesaplar yaptık, bankalara danıştık. Kredi çektik. Bir hafta sonra Lena işinden ayrıldı.
Üç aylık bir cehennem başladı. Lena değiştiği için değil, tam tersine kendini eğitime adadığı için. Ders kitapları, videolar, notlar, uygulamalı dersler… Ben ve oğlum onun mutfaktaki fan kulübüne dönüştük. Yeni soslar tatmak, makarnanın “al dente” kıvamını kontrol etmek… Derken Lena, eski yemeklerini “boş işler” ve “amatörce” olarak görmeye başladı. İtiraz etmeye çalıştığımda ise elini sallayıp,
“Sen aşçı değilsin, anlamazsın. Eskiden yaptıklarım çocuk oyuncağıydı. Gerçek mutfak, işte orada, mikro yeşillikleri cımbızla yerleştirdiğin yer,” diyordu.
Sonra ek bir modül geldi—final sınavı için zorunlu. Daha fazla masraf, daha fazla stres. Ama sonunda her şey değdi: Lena sınıfının en iyilerinden biri oldu ve lüks bir restoranda iş teklifi aldı. Başarısını kutladık—mantılarla tabii, çünkü onun pişirecek vakti yoktu artık.
Bir ay geçti. Sonra bir ay daha. Aile yemeklerimiz dondurulmuş hazır gıdalardan ibaret bir kısır döngüye dönüştü: mantı, börek, bazen de sosis. Eve geldiğinde bir tencere sıcak çorba ya da bir tepsi börek kokusu hissetmek istediğimi nazikçe hatırlattığımda Lena iç çekip,
“Günde on iki saat ayakta yemek yapıyorum. Daha fazlasına gücüm yetmiyor. Mantılar kötü mü?” diye soruyordu.
Kötü mü? Hayır, lezzetliydi. Ama sürekli olunca insanın canı sıkılıyordu. Oğlum bile fark etmişti:
“Baba, anne hiç çorba yapmayacak mı?”
Ama çorba yerine, restorandaki yemeklerin hikâyelerini dinliyorduk. Nasıl muhteşem bir bonfile, nasıl fıstıklı somon, müşterilerin nasıl alkış tuttukları… Bizim soframızda ise hâlâ hamur ve kıyma vardı.
Derken bir gün arkadaşımın doğum günü oldu. Lena’nın çalıştığı yeri biliyordu ve organizasyona yardım etmesini rica etti. Lena hevesle kabul etti, indirimli bir menü ayarladı ve akşam harika geçti. Masalar lezzetli yemeklerle doluydu, herkes Lena’ya övgüler yağdırıyordu. Tanıdıklarım bana hayranlıkla bakıp,
“Vay Halil, ne şanslı adamsın! Böyle bir eşin varken evde her akşam ziyafet çekiyorsundur herhalde?” diyorlardı.
Ben sadece zoraki gülümsüyordum. Evde altı aydır mantıdan başka bir şey görmediğimi nasıl anlatabilirdim ki?
Sonra Lena bizden iyice uzaklaşmaya başladı. Erken çıkıyor, geç geliyor, yorgun ve gergindi. Artık ev işleriyle ilgilenmiyordu. Oğlumla ben ilgileniyordum. Çamaşırlar benim üstümdeydi. Yemek… zaten tahmin edersiniz. Bir gün dayanamadım:
“Lena, artık restoranda yaşıyorsan belki oraya taşınsan daha iyi olur?”
Kırıldı. “Benim yolumu, mesleğimi anlamıyorsun,” dedi. Ama birkaç gün sonra oturup konuşmaya karar verdi.
“Özür dilerim. Gerçekten kendimi kaptırmışım. Restoranın seviyesine yetişemezsem beni kovacaklar diye korkuyordum. Artık bir eş olmadığımı fark etmedim.”
O günden sonra her şey değişti. Lena bazen işten yemek getirmeye başladı—sıcak, mis gibi kokan yemekler. Bazı pazar günleri evde pişiriyor. Oğlum yine koşa koşa mutfağa gidip, “Anne, bugün ne pişiyor?” diye soruyor. Ben de onlara bakıp düşünüyorum: Evet, kendini bulmuştu. Ama en önemlisi, bizi kaybetmemişti.
Şimdi biri bana “Mutfak kıskançlığı yapıyor musun?” diye sorsa cevabım şu ol”Mantılar hâlâ arada soframızda, ama artık ailecek paylaştığımız bir anıya dönüştü onlar.”




