Bugün, günlüğüme yazarken hatırladım ki, kaynanamdan kurtuluşu ancak başka bir şehirde bulabilmiştim.
İlk kez karşılaştığımda, kocam olacak Can’ın annesi Ayşe Hanım bana biraz sert, belki kendine has hayat görüşleri olan bir kadın gibi gelmişti. Ama birkaç hafta içinde anladım ki bu, sertlik değil, tam anlamıyla bir düşmanlıktı. Acımasız, soğuk ve örtülü. Beni yalnızca kabullenmemişti, oğlunun hayatından beni tamamen çıkarmak için elinden geleni yapıyordu.
Her şeyim yanlıştı. Görünüşüm, giyim tarzım, konuşma şeklim, hatta mimar olmam bile. Ayşe Hanım’ın ideal gelini; sessiz, evine bağlı, sürekli minnet duyan biriydi, ben değildim.
En büyük hatamız, Can’la birlikte onun İstanbul’daki geniş üç odalı evinde kalmaya karar vermemiz oldu. Ev büyüktü, ama duvarlar bu kadar soğuksa, içinde ısınmak mümkün değildi. Her ne kadar herkese yetecek kadar alan olsa da, Ayşe Hanım benimle mümkün olduğunca sık karşılaşmaya özen gösteriyordu. Ve her seferinde bir şeyler söylüyordu. Açıkça değil tabii. Dişlerinin arasından, imalı, “şakalı” cümlelerle.
“Dün senin…” diye başlar, ardından ne gelirse gelsin: “temizlik yapmadın”, “fazla güldün”, “iç çamaşırlarını komşularımız görecek şekilde asmışsın.”
Anlamazdan gelmeye çalıştım ama damlaya damlaya bardak taştı. Özellikle Ayşe Hanım yeni taktikler geliştirmeye başlayınca…
“Bu kadar kısa etek ve o tür iç çamaşırları giyen kadınlar” hakkında imalı yorumlar yapmaya başladı. Bir gün dayanamadım, hafifçe gülümseyerek sordum:
“Peki bu kadar ayrıntıyı nereden biliyorsunuz?”
Yüzü bembeyaz oldu, dudağını ısırdı ve kapıyı çarparak çıktı. Can arabuluculuk yapmaya çalıştı, annesine karışmamasını söyledi, ama bu daha da körükledi.
Birkaç gün sonra intikamını aldı. Çantama eğri büğrü harflerle yazılmış bir not bıraktı: “Her zamanki gibi buluşalım. Öpüyorum.” Çantam ceketinin yanında asılıydı. Tabii ki Can “birdenbire” notu buldu. Sessizce uzattı. Yazıyı tanıdım, gülümsedim ve dedim ki: “Artık yeter. Bir daire kiralıyoruz.”
Tartışmadı bile. İstanbul’un bir ucundaki küçük bir eve taşındık. Maddi sıkıntılar vardı ama nefes almak ne kadar kolaydı! Artık onun bakışları, iğneleyici sözleri, “ısıtmayı unuttuğu” soğuk yemekler yoktu.
Ama Ayşe Hanım pes etmedi. Can’ı “tamir” bahanesiyle çağırmaya başladı: musluk akıyor, kapı gıcırdıyor, priz kıvılcım atıyor… Sonra da sofrayı kuruyordu. Bol salatalı, etli, börekli bir akşam yemeği. Oğlu tok ve bitkin dönüyordu. Ben yemek hazırlarken elini sallıyordu: “Annemde yedim…”
İçim yanıyordu. Onu geri alıyordu, bir parça et, bir ampul, duygu sömürüsüyle.
Anladım ki aynı şehirde kaldığımız sürece bu böyle devam edecekti. Bir saat uzakta olduğu sürece onu geri çekecekti. Onu daha uzağa götürmeliydim.
Bir çözüm buldum. İzmir’de bir mimarlık firmasında işe girdim. Can’a da orada büyük bir şirketin IT departmanında teklif geldi. Biraz para biriktirdik ve altı ay sonra yola çıktık. Yüzlerce kilometre öteye. O orada, biz burada.
İlk günlerde her gün arayıp baskı yaptı. Ağladı. Sonra aramalar seyreldi. Şimdi yalnızca bayramlarda konuşuyoruz. Sanırım kaybettiğini anladı.
Peki ya biz? Sonunda yaşamaya başladık. Birlikte, zehir solumadan. Şimdi ebeveyn olmaya hazırlanıyoruz. Küçücük de olsa kendi evimizin kirasını ödüyoruz. Gülüyoruz. Tartışıyor, barışıyor, planlar yapıyoruz. Artık kapımızın her an açılıp o soğuk bakışların içeri girmesinden korkmuyoruz.
İstanbul’daki o günleri, kötü bir rüya gibi hatırlıyorum. Bazen Ayşe Hanım’ın yeni gelini hakkında düşünüyorum – Can’ın abisi de var sonuçta. Tüm dikkati şimdi orada. Bana ise yalnızca sessizce üzülmek veya kaçıp ailemi kurtardığım için içimden sevinmek düşüyor.
Bugün şunu öğrendim: Bazen sevdikleriniz için savaşmak yerine, onları uzaklaştırmak gerekir. Gerçek mutluluk, bazı bağları koparmakla başlayabilir.




