“Kalbi Kırıldı Ama Yıkılmadı: Her Şeye Yeniden Başlayan Bir Kadının Hikâyesi”
— Cenk, hamileyim! — dedi Ayşe, kapıdan girer girmez, kocasına düşünecek bir an bile bırakmadan. Donakaldı, gözlerini kaçırdı ve derin bir nefes verdi: — Eh… madem öyle oldu, — diyerek hızlıca yanağından öptü, sanki kendi duygularından kaçıyormuş gibi.
Ayşe, Cenk’e üniversite yıllarında âşık olmuştu. Staj yaptığı şirkette çalışıyordu. Genç, yakışıklı, zaten bir departmanın müdür yardımcısıydı—sanki başka bir dünyadan gelmiş gibiydi. Taşralı, utangaç kız, onun kendisine bakacağına bile ihtimal vermemişti. Ama stajın son günü, Cenk kendisi yanına gelmiş, bir kutu çikolata hediye etmiş ve akşam buluşmayı teklif etmişti. İşte hikâyeleri böyle başlamıştı.
İlk buluşmalarında, Cenk ona ailesiz büyüdüğünü anlatmıştı. Annesi yeniden evlenip gitmiş, onu büyükannesine bırakmıştı. Ayşe ise kendi ailesinin de hiç ilgilenmediğini söylememişti. Çocukluğu soğuk, ilgisiz, sevgisiz geçmişti. İkisi de yalnızlığın ne demek olduğunu biliyorlardı ve belki de bu yüzden bu kadar çabuk yakınlaşmışlardı.
Bir ay sonra Ayşe, Cenk’in kiralık evine taşındı. Sonra düğün… Gösterişsiz, sade, ama umut dolu. Gelecek hayalleri kuruyorlardı, kendi evleri, huzurlu bir hayat… Tek ayrı düştükleri konu çocuklardı. Ayşe hep çocuk istemişti, ama Cenk hep erteliyordu: “İkimiz de iyiyiz, neden acele ediyoruz?”
Testte iki çizgiyi görünce, Ayşe uzun süre söylemeye cesaret edemedi. Yargılanmaktan, azar işitmekten korkuyordu. Ama sonunda yüreklendi.
— Anne baba oluyoruz, mutlu musun? — diye sordu.
— Daha sonra olacak diye düşünmüştüm… — dedi, hayal kırıklığını saklamadan.
İlk ultrasona gelmedi. Arabada bekledi. Ayşe ise gözleri yaşlarla dolu ve mutluluktan parlayarak döndü—ikizdi. İki küçük kalp, onun içinde atıyordu.
— İkiz mi?! — Cenk’in yüzü bembeyaz kesildi. — Hayır, böyle olmamalıydı. Böyle anlaşmamıştık. Kürtaj yaptır!
— Neler söylüyorsun?! Çocuklarımızı gördüm… Yapamam… — diye ağladı Ayşe.
Kabulleneceğini, anlayacağını ummuştu. Ama her geçen gün daha da uzaklaştı. Kilo aldığını söyleyip, formunun bozulduğuyla dalga geçmeye başladı. Ayşe aldırmamaya çalıştı. Çocuklar doğduktan sonra her şey daha kötü oldu.
Efe ve Ela—ikizler—onun hayatının merkezi olmuştu. Cenk ise… işte geç kalıyor, uzaklaşıyor, yardım etmek istemiyordu. Ayşe her şeye katlandı—çocukları, aşkı, ailesi için.
Çocuklar bir buçuk yaşına geldiğinde, işe dönmekten bahsetti. Cenk karşısına oturdu, yere bakarak:
— Zaten yakında her şeyi öğreneceksin… Başka biri var. Ayrılıyorum. Çocukları bırakmayacağım. Ama onunla yaşamak istiyorum.
Ayşe donup kaldı.
— Ailen gibi yapmayacağına söz vermiştin! — diye hıçkırdı.
Gitti. Önce ara sıra uğradı, sonra tamamen kayboldu. Ayşe yapayalnız kaldı. Parasız, desteksiz… Köye mi dönsün? Ama orada iş yoktu. Burada iş vardı, ama kalacak yeri yoktu.
Patronu yardım etti—bir yurda yerleştirdi. Küçük bir oda, tadilat, iki çocuk… İdare ediyordu. Bir gün çocuk arabasını indirmeye çalışırken bir ses duydu:
— Yardım edeyim. Ben Mehmet. Yakında oturuyorum.
Yardım etti, fazla soru sormadı. Sonra tadilatta yardım teklif etti. Çocukları anaokulundan almaya başladı. Ayşe önce mesafeli durdu—korkuyordu, ama her gün Mehmet hayatlarının bir parçası haline geldi.
Sade, güvenilir biriydi. Ona da ihanet edilmişti—eşi, çocuğu olamayacağını öğrenince en yakın arkadaşına kaçmıştı. Şimdi ise özümsediği iki küçük çocuk vardı.
Ayşe’ye evlenme teklif ettiğinde, ilk başta reddetti.
— Benim çocuklarım var. Sen özgür bir kadın bulursun.
— Seninle olmak istiyorum. Çocuklar engel değil, onlar benim için artık ailem.
Evlendiler. Ve tam bir hafta sonra Cenk ortaya çıktı.
— Ayşe, özür dilerim. Her şeyi anladım. Yeniden başlayalım…
— Çok geç. Evliyim. Çocuklarımın artık gerçek bir babası var.
Mehmet köşeden çıktı.
— Tanış, benim eşim.
Cenk yüzünü çevirdi, elini savurdu ve gitti… sonsuza kadar.
Bir yıl geçti. Ayşe ve Mehmet kendi evlerini aldılar. Cenk neredeydi, bilmiyordu. Bilmek de istemiyordu. Çünkü mutluluk, söz veren değil, yanında kalandı…




