Bugün bir hikâye anlatmak istiyorum. Belki bana, belki size dokunacak.
Elli yaşını biraz geçmişti. Enerjik, başarılı, kendine güvenen bir kadındı. Hayatı yolundaydı: ailesi, kariyeri, arkadaş çevresi, saygınlığı… Tek bir şey onu huzursuz ediyordu: anne babası. Eskiden neşeli, hareketli, hayat dolu insanlardı. Şimdiyse gözlerinin önünde solup gidiyorlardı. Sanki içlerindeki ışık sönmüştü.
Pahalı parfüm kokusuyla, dolu bir ajandayla, kafasında biriken işlerle anne babasının evine dalardı. Onu karşılayansa bayat hava, ekşimiş yemek ve yaşlılığın ağır kokusu olurdu. Buzdolabına koşar, içinde küflenmiş, bayatlamış yiyecekler görürdü. Restoranlar, pastaneler, butik gıda dükkânları… Onlara lüksü sunmak için elinden geleni yapardı. Özenle hazırlanmış çorbalar, garnitürler, tatlılar getirirdi. Yeni kıyafetler alırdı: annesine sabahlık, babasına gömlek. Onları dolaba özenle, sevgiyle yerleştirirdi.
Ama bir hafta sonra geri döndüğünde her şey eskisi gibi olurdu. Buzdolabında ekşimiş çorba, iki yıl öncesinden kalma soğan… Dolapta, etiketleri hâlâ duran hediyeleri. Babasında, dirsekleri aşınmış o eski ekoseli gömlek. Annesi ise defalarca yamanmış o sabahlıkla dolaşırdı.
Bir gün dayanamadı. Annesinin yirmi yıldır giydiği karakul yakalı paltosunu alıp attı. Yerine yeni, yumuşak, sıcak tutan bir tilki kürkü verdi. Annesi denedi.
“Ah, tam bir gelin gibi…” diyerek gülümsedi ve özenle dolaba astı.
“Artık bunu giy, anne!” diye sevindi kızı.
Annesi bir yıl sonra vefat etti. Kızı dolabını toplarken en arkada, siyah bir poşetin içinde o kürkü buldu. Etiketleri hâlâ duruyordu. Hiç giyilmemişti. İşte o an anladı: belki de annesi bu süre boyunca evden hiç çıkmamıştı…
Bu hikâyeyi bir öğrencim anlattı. Dinlerken yüreğim sızladı. Çünkü bu aynı zamanda benim hikâyemdi. Benim anne babam da—yetmiş yılı aşkın bir ömürde birbirini seven, kusursuz insanlar—yine de “yeni”yi kabul etmek istemiyorlardı. Buzdolabından kararmış tavuk kemiklerini çıkarırdım.
“Bunlar sokak kedilerine,” derdi annem.
Oysa kemikler çürümüş, gazete kâğıtlarına sarılı dururdu.
Eski kıyafetlerini atmaya çalışırdım. Her seferinde korku dolu bakışlarla karşılaşırdım. Ses çıkarmazlardı. Ama içleri acırdı.
Bu sadece eşyalarla ilgili değildi. Her attığımız sabahlıkla, onların anılarından, hayatlarından bir parça eksiliyordu.
Yeni şeyler istemiyorlardı. Eski olanlar, yıpranmış bile olsa, onlar için değerliydi. Anladım ki yaşlı anne babayı “eğitmeye” çalışmak, asfaltta çiçek yetiştirmeye benzer. Anlamsız. Hem de acımasız.
Kendime beş kural koydum. Belki birilerine faydası olur:
**Alışkanlıklarını kırma.**
Gardırobunu yenilemek istiyorsan benzerini al. Gömlek aynı desende, sabahlık aynı modelde olsun. Yoksa giymezler.
**Harcamalarınla korkutma.**
Yaşlılar tutumludur. Paranla alsan bile üzülürler. Faturasız, etiketsiz getir. “Kendime aldım, olmadı. Atmaya kıyamadım, belki sana olur,” de.
**Ücretli tedaviye ikna etmeye çalışma.**
Doktor çağıracaksan yalan söyle. “Arkadaşımın tanıdığı, komşuluk olsun diye ücretsiz geldi,” de. Bu, hayırlı bir yalandır. Doktor da anlar.
**Onlara neşe ver.**
Telefon, mesajlaşma, sosyal medyayı öğret. Bahçe forumlarına kaydolmalarını sağla. İletişim kursunlar, gülsünler. Yaşlılar nadiren güler—bu değişsin.
**Demans başladıysa acı noktalarına dokunma.**
“Az önce sordun ya!” deme. Suçlama. Konuyu çocukluğa çek. “Babayla nasıl tanıştınız?” diye sor. “Annen nasıl biriydi?”
…Hafıza bir makine değildir. Yaşlılıkta her şey farklı işler. Bizim görevimiz onları düzeltmek değil, desteklemek. İkna etmek değil, sevmek. Yeniden eğitmek değil, korumak.
Çünkü seksenini de geçseler, onlar hâlâ bizim anne babamız. Ve hak ettikleri tek şey var: koşulsuz, azarsız, değiştirme çabasız sadece sevgi.




