Bugün günlüğüme bir şeyler yazmam gerekiyor… Çünkü artık bir şeylerin değiştiğini hissediyorum.
Kocam Emre’nin geniş ve gürültülü bir ailesi var. Üç erkek kardeş, iki kız kardeş… Hepsi ayrı evlerinde yaşıyor, çocuklarıyla, eşleriyle. Ama istikrarlı bir şeklide bize geliyorlar. Çay içmeye değil, adeta şölene! Her seferinde bir bahane bulunur: doğum günü, yıldönümü, bayram… Ve her seferinde evimizde. Çünkü ailenin dediğine göre, “Sizin ev rahat, bahçeniz var.” Gerçekten de uzun çalışıp biriktirdikten sonra şehir dışında geniş bir ev aldık. Ama bahçesi, mangalı, oturma alanı olur olmaz, tüm aile buranın kendi “yazlılıkları” olduğuna karar verdi.
Başlarda hoşuma bile gidiyordu. Ben tek çocuk olarak büyüdüm. Kalabalık bir ailenin parçası gibi hissetmek güzeldi. Sofrayı hazırlıyor, mangal yakıyor, kahkahalar atıyorduk. Ama sonra… Sonra bu bir işkenceye dönüştü. 15 kişiden fazla misafir geldiğinde ne kadar yemek hazırlanması gerektiğini biliyor musunuz? Üstelik kimse “Yardım lazım mı?” bile sormuyordu. Kadınlar kapıdan girer girmez gölgede şaraplarını yudumluyor, erkekler mangalın başına geçiyordu. Ben ise sabahın erken saatlerinden mutfaktaydım—doğruyorum, pişiriyorum, temizliyorum. Tabak taşıyorum, kirlileri topluyorum. Sadece Emre ara sıra içeri girip mahcup bir gülümsemeyle, “Yardım edeyim mi?” diye soruyordu. Sinirimi bastırarak başımı sallıyordum: “Hallederim…”
Ama en acı olan bu değildi. En acı olan, her seferinde dağınık, önlüklü, makyajsız bir şekilde misafirlerin karşısına çıkmam, onların ise şık kıyafetlerle gelmiş olmasıydı—sanki bir baloya gelmişlerdi! Ben de güzel giyinmek, saçlarımı yapmak, şarabımı yudumlamak istiyordum. Ama vaktim olmuyordu—ben sadece “hizmetli”ydim.
Böyle gecelerin ardından Emre bulaşık dağlarını yıkıyor, beni uyumaya gönderiyordu. Onun da yorgun olduğunu görüyordum. Haftada bir gün izni var, o da çocuk çığlıkları ve sohbet gürültüsüyle geçiyor. Oysa o sadece uzanıp pizza sipariş ederek film izlemek istiyordu. Ama ailesiyle tartışmak da istemiyordu. Ben de ses çıkarmadım. Ta ki bir gün kardeşi arayana kadar.
“Yine bizim evde doğum günümü kutluyoruz, her zamanki gibi.”
Emre telefonu kapattı, bana döndü ve dedi ki:
“Yarın kalkacaksın, en güzel elbiselerini giyeceksin, saçını istediğin gibi yapacaksın, makyaj yapmak istersen yap. Hatta sana yeni bir şeyler bile alabiliriz. Ama mutfağa girmek yok. Tek adım bile atmayacaksın.”
“Nasıl yani—” diye başladım.
“Hayır. Onlar kendileri getirsinler. Sen zaten kimsenin aşçısı ya da hizmetçisi değilsin. Bizim de dinlenmeye hakkımız var.”
Sessizce başımı salladım. Garip ama bir o kadar da güzel bir histi.
Ertesi gün bahçe tıklım tıklım doldu. Gülüşmeler, pasta kutuları, poşetlerde etler… Ama masada bomboşluk. Aile üyeleri birbirlerine bakışıyordu: “Meze nerede, salatalar nerede, ev sahibesi nerede?” Sonra Emre sakin adımlarla çıktı ve dedi ki:
“Artık böyle olacak. Eğlence istiyorsanız, katılın. Biz eşimle yorulduk. O sizin hizmetçiniz değil. Ya herkes bir şeyler getirecek ya da başka yer bulun.”
Sessizlik oldu. Yediler, ama eskiden olduğu gibi neşe yoktu. Laf dönmüyordu. Ama bir sonraki sefer, yıllar sonra ilk kez bir kız kardeşleri herkesi kendi evine davet etti.
Meğer yapabilirlermiş… İsteseler yapıyorlarmış.




