Kaynanası gelinini şişman diye çağırdı — ve bu onların hayatında bir dönüm noktası oldu.
Mehmet her zaman biraz toplu bir erkekti ve tuhaf bir şekilde, Nilgün gibi bir kadında kendine yakın bir ruh buldu. Neşeli, iyi kalpli, biraz saf — ona ilk görüşte vurulmuştu. Annesi, Sevim Hanım, başta oğlunun nihayet evlendiğini öğrenince sevinmişti. İçten içe, onun yalnız kalacağından korkuyordu. Ama bu sevinç, çiftin bavullarıyla gelip onun iki odalı dairesine yerleşmesiyle hayal kırıklığına dönüştü.
“Hiç değilse gelin ev işlerinde beceriklidir,” diye düşündü Sevim Hanım, belki artık işlerinin hafifleyeceğini umarak. Fakat gün geçtikçe durum daha da kötüleşti. Mehmet kısa sürede işini bıraktı, “freelance” çalışmaya başladı, ama aslında tembellik ediyordu. Nilgün de bir iş aramıyordu. Tek yaptıkları yemek, uyumak ve tekrar yemekti. Buzdolabı her saat açılıp kapanıyor, yiyecekler süratle tükeniyor, Sevim Hanım ise mutfakta bağlıymışçasına duruyordu.
“Anne, biz proje üzerinde çalışıyoruz, yemek yapmaya vaktimiz yok,” diyordu oğlu, tencereden aldığı etli bulgur pilavını iştahla yerken. Nilgün sadece gülümsüyor, başını sallıyordu.
Sevim Hanım uzun süre dayandı, ama bir yaz günü, yine ocak başında altı kişilik etli türlü pişirirken patladı. Mehmet’i koridora çağırdı:
“Oğlum, alınma ama artık dayanamıyorum. Nilgün iyi bir kız, evet, ama çok kilolu. Peki hamile kalırsa ne olacak? Kim bakacak ona? Biz artık genç değiliz. Eğer erkeksen, erkek gibi davran. Kiralık bir ev tutun, çalışın. Boynumuzun borcu olmayın.”
Mehmet şoktaydı. Annesinin böyle sözler sarf edeceğini asla tahmin edemezdi. Ama tartışmadı. Akşam Nilgün’e baktı, yavaşça:
“Taşınmamız lazım,” dedi Nilgün her şeyi anladı. Hiç alınmadı, hatta Sevim Hanım’a yaptıkları için teşekkür etti.
Bir ay geçti. Bir stüdyo daire kiraladılar, işe girdiler. Paraları azdı, ama en azından özgürdüler. Mehmet annesiyle daha az görüşmeye başladı. Kırgınlık iki tarafta da birikiyordu.
Derken bir gün Sevim Hanım ve kocası marketten dönerken, Nilgün’ü süpermarketin önünde gördüler. Sevim Hanım kaçmak istedi, ama çok geçti — Nilgün onları fark etmiş, koşarak yenişlerine geliyordu.
Tam yaklaşacaktı ki köşeden genç bir adam fırladı, Sevim Hanım’ın çantasını kapıp çekiştirdi. Kadın çığlık attı. Nilgün hiç düşünmeden hırsızın üstüne atıldı, tüm gücüyle onu itti. Adam çantayı bıraktı, ama tehdit etmek için çıkardığı bıçak Nilgün’ün böğrüne saplandı. Yere yığıldı.
Sonrası ambulans, hastane, panik… Nilgün kurtuldu. Yara çok derin değildi, ama kan kaybı fazlaydı. Sevim Hanım odanın kapısında oturuyor, yerinde duramıyordu. İlk kez bu kız hakkında ne kadar yanıldığını anlamıştı.
Bir yıl geçti. Bir gün televizyonu açan Sevim Hanım karşısında… Nilgün’ü gördü. O artık yerel bir kanalın yeni sabah programının sunucusuydu. Zayıflamış, şık, kendinden emin.
Sonra Mehmet anlattı: Bir yapımcı, Nilgün’ü bir düğün çekiminde gelene makyaj yaparken fark etmiş. Evet, Nilgün uzun zamandır makyaj sanatçısı olmayı hayal ediyordu. Bir yılda ikisi birlikte otuz kilo vermiş, iki odalı bir daire kiralamış, yeni bir hayata adım atmışlardı.
Zamanla Mehmet’in ailesini ziyaret etmeye başladılar. Kin yok, sitem yok. Sadece minnet vardı.
“Anne,” dedi bir gün Mehmet, “eğer senin o sözlerin olmasaydı, hâlâ boynunda kambur olurdum. Şimdi Nilgün’le bambaşka insanlarız. Teşekkür ederim.”
Sevim Hanım sadece başını salladı. Gözlerine yaş doldu. O an anladı ki bazen en sert sözler, bir azar değil, yeni bir başlangıcın itici gücüdür.




