Hikaye tekrarlandı: anne gitti, kız gitti – dede torunuyla kaldı
Defne her zaman seçim yapmayı bilirdi. Etrafında varlıklı, statülü, başarılı erkekler dönerdi. Ancak tüm ailesinin ve arkadaşlarının beklentilerinin aksine, o Adanalı sade bir genci seçti – Ali’yi. Yakışıklı değildi, kariyer hırsı yoktu, işadamı da değildi. Sadece içten, iyi yürekli ve düşünceliydi. Zor zamanlarda gözlerinin içine bakıp elini tutan bir adamdı. Evlendikten birkaç ay sonra küçük Zeynep doğdu. İşte o zaman gerçek sınav başladı.
Defne kesinlikle kariyerini kaybetmek istemiyordu. Departmanında terfi sözü verilmişti, toplantılarda parlıyor, iş gezilerine çıkıyor ve geceleri raporlar yazıyordu. Ali ise tam o sırada işten çıkarılmıştı – şirket personel azaltıyordu ve onun adı da açıklama yapılmadan listedeydi. İşte o zaman Defne teklif etti: “Sen çocuk bakım izni alacaksın. Bu işi sen daha iyi yaparsın.” O da itiraz etmedi. Önce onun için, sonra kızları için kabul etti.
Ailelerinden uzakta yaşıyorlardı, yardım bekleyecek kimseleri yoktu. Ali, kalabalık bir ailenin en büyük oğlu olarak küçük kardeşlere bakmayı iyi biliyordu. Tamamen bezler, biberonlar, muhallebiler, uykusuz geceler ve çocuk doktoru randevularına daldı. Zamanla öyle alıştı ki mahalledeki annelerle diş çıkarma, aşılar ve uyutma yöntemlerini tartışan bir uzman gibiydi.
Defne ise sürekli yollardaydı. Konferanslar, raporlar, şirket etkinlikleri, iş ortaklarıyla akşam yemekleri. Eve iki günlüğüne gelir, sonra tekrar yola çıkardı. Ali sabretti. Ama bir gün şöyle dedi: “Ben de çalışmak istiyorum. Bir dadı tutalım.” Defne elinin tersiyle savurdu:
“Zeynep sana alıştı. Hiçbir dadı senin gibi bakamaz ona. Biraz daha devam et, olur mu?”
Yine kabul etti. Ama bir süre sonra Defne bir iş gezisinden döndüğünde, paltosunu bile çıkarmadan itiraf etti:
“Başka birine âşık oldum. O çocuk sevmiyor. Bu yüzden Zeynep seninle kalacak. Eşyalarımı almaya geldim.”
“Ne?! Nasıl yani, öylece gidiyor musun?”
“Artık seni sevmiyorum Ali. Affet. Ama sen halledersin.”
Ve gitti. Gözyaşı dökmeden, açıklama yapmadan. Sanki ailesini hayatından silmişti. Ali yalnız kaldı. Küçük kızıyla, işsiz, desteksiz. Ama pes etmedi. Geçici işler buldu, Zeynep’i anaokuluna yazdırdı, elinden geleni yaptı. Defne ise sadece doğum günlerinde belirirdi – bir hediye ve 15 dakikalık bir gülümsemeyle.
Zeynep güzel, zeki ve çok hassas bir kız oldu. Okulda elinden geleni yaparken, evde ona hem anne hem baba olan babasına sarılırdı. Annesine karşı soğuktu. Onu her gördüğünde net konuşurdu:
“Girmene gerek yok. Biz babamla seni beklemiyorduk. Sensiz de iyiyiz.”
Zeynep üniversiteye girdi, babasını bir erkek arkadaşıyla tanıştırdı. Gençler kısa süre sonra evlenip ayrı eve çıktılar. Ali yalnız kaldı ama üzülmedi – komşusu Ayşe ile sıcak bir dostluk kurmuştu. Ayşe yemek yapar, börek getirir, onun hikayelerini dinlerdi.
Ama mutluluk yine uzun sürmedi. Zeynep’in kocası onu bebekle terk etti. O da yıkılmış ve yorgun bir şekilde babasına döndü:
“Baba, bir süre kalabilir miyiz? Düşünmem lazım…”
Ali reddetmedi. Torunuyla ilgilendi, kucağına aldı, ninniler söyledi. Zeynep ise… yine bir aşka daldı. Bu sefer başka biriyle. Ve torununu yine babasına bıraktı. Tıpkı annesinin yaptığı gibi.
Hikaye tekrarlandı. Ama Ali artık şaşırmıyordu. Sadece küçük kızı kucakladı, ona muhallebi yaptı ve yanına oturdu. Komşusu Ayşe, çaydanlığı ocağa koydu ve gülümseyerek sordu:
“Ne dersin dede, her şeye yeniden başlayalım mı?”
O da gülümsedi. Çünkü en yakın iki kadının ihanetine rağmen, bu evde hâlâ sevgi yaşıyordu.




