Bugün günlüğüme yazıyorum çünkü içimde bir fırtına var. Bir yıl önce biri bana eşimle düğün yüzünden kavga edeceğimizi söylese inanmazdım. Aşk önemli değil miydi? Mehmet’le beş yıldır birlikteyiz. İstanbul’da, yıllarca kiraya verdiğim sonra en temel ihtiyaçları karşılayacak şekilde tadilat yapıp yerleştiğim evde yaşıyoruz. Ama şimdi evin büyük bir onarıma ihtiyacı var: borular, duvarlar, elektrik, zemin. Lüks değil, zorunluluk.
Bir uzlaşma önerdim: sade bir nikâh, restoranlar ve kalabalık eğlenceler olmadan. Ailemizle evde, sıcak bir sofra etrafında oturalım. Biriktirdiğimiz parayı da gerçek hayatımıza, evimize yatıralım. Ama bu mantıklı zincire bir kadın müdahale etti, görünüşe göre hiçbir şey onu durduramazdı. Mehmet’in annesi – Ayşe Hanım.
“Mehmet benim biricik oğlum!” diye haykırdı. “Nasıl olur da düğünsüz evlenir? Tüm akrabalarını diğer düğünlere çağırdık, şimdi mahcup mu olacağız? Herkes bekliyor! Zaten herkes düğünümüzün yakın olduğunu biliyor!”
“Ama sizden kimseyi çağırmanızı istemedik,” diye hatırlattım sakin bir sesle.
“Senin haddine değil! Oğlumun nikâhı bir simit almaya gider gibi kıyılsın istemiyorum!”
Sorun şu ki, bu “herkes” dediği akrabaları hiç görmedim. Bir kez bile. Kimler, nereden, kaç kişiler – bilmiyorum. Ama kayınvalidem hepsini aramış, hepsini haberdar etmiş, hatta yaklaşık tarihler bile çizmiş.
“Sizde ve Mehmet’te para var, ben biraz biriktirdim, senin ailen de belki yardım eder – düzgün bir düğün yaparız!” diyor neşeyle, sözlerimi dinlemeden.
Ailem de bu arada benim tarafımda. Onlar da restorana ve bir kez giyilecek beyaz gelinliğe binlerce lira harcamaktansa tadilata yatırım yapmanın daha mantıklı olduğunu düşünüyor. Ama karar verirsek destek olacaklarını söylediler. Baskı yapmadan. Ültimatom vermeden.
Ama Ayşe Hanım farklı düşünüyor. Onun için oğlunun düğünü bizimle değil, onunla ilgili. Akrabalarının gözündeki imajıyla ilgili. Baskıyı artırmak için şantaja bile başvurdu:
“Düzgün bir düğün yapmazsanız, artık oğlum yok. Sizi tanımak istemiyorum. Yazıklar olsun!”
Mehmet’e baktım. Sessiz kaldı. Sonra… annesinin tarafına çekilmeye başladı. Katılıyor diye değil, ona acıdığı için. Ağlıyor, kendini ezilmiş ve kimsesiz hissediyor diye.
Ona açıkça söyledim:
“Annen düğün istiyorsa, kendi parasıyla yapsın. Tamamen. Biz buna katılmayacağız. Ne ben, ne ailem. Tek kuruş bile vermeyeceğiz.”
Tabii ki final notası geldi:
“Bende o kadar para yok!” diye bağırdı kayınvalidem. “Ama siz de sokakta yaşamıyorsunuz!”
İşte bu. Kısır döngü. Mehmet iki ateş arasında. Ben ise şaşkınlık içindeyim. Evdeki gerilim, fırtına öncesi sessizliği gibi. Mehmet benden düğün istemiyor ama bu durumu çözemiyor da. Artık akrabaların önünde “yakışık almayacağını” söylüyor: herkesi çağırdık, şimdi sessizlik olacak. Anlamıyorum – başkaları bizim geleceğimizden nasıl daha önemli olabilir?
Düğüne karşı değilim, eğer bu bizim ortak isteğimiz olsaydı. Ama bu, Ayşe Hanım’ın kişisel gösterisi. Yaşadığım evde küf kokusu değil, temiz hava solumak istiyorum. Düzgün pencereler, banyo, yeni bir mutfak. Sıcak bir yuva ve hayat istiyorum, albüm için bir günlük danslar değil, unutulacak anlar değil.
Eğer bunun için kayınvalidemle bir mücadele vermem gerekiyorsa, veririm. Çünkü benim evim, benim seçimim. Ve eğer Mehmet hâlâ benim partnerimse, annesinin oğlu değilse, bunu anlayacaktır.
Bugün şunu öğrendim: bazen en büyük savaş, sevdiklerinizle değil, onların gölgeleriyle olur.




