**28 Ekim 2023**
Bugün evde yine fırtına kopuyor. Sıcak çayım elimde soğudu, ama içecek halim yok. Pencereden kasvetli bir Kasım görünüyor, bizim evde ise sanki bir tayfun var. Annem, Neriman Hanım, yine bize geldi. Ateşi, öksürüğü ve bitmek bilmeyen şikayetleriyle. Yıllardır en ufak bir rahatsızlık hissettiğinde hemen valizini toplar, kapımıza dayanır. Ve her seferinde kendimi hastalık hastası annem, küçük kızım Elif ve sabrı tükenen eşim Emre arasında sıkışmış buluyorum.
Neriman Hanım, kendi evinde—şehrin diğer ucundaki o küçük apartman dairesinde—yalnız ve korku içinde olduğunu söylüyor. “Ya kötüleşirsem? Ya tek başıma altından kalkamazsam?” diye sızlanıyor, bana öyle bir bakıyor ki sanki ben suçluyum. Ama biliyorum ki mesele sadece korku değil. Annem hasta oldu mu, bir anda narin bir sultana dönüşüyor, her an ilgi bekliyor. Üstelik benim de kucağım dolu: Elif daha bir yaşında, yeni yeni yürümeye başlıyor, sürekli beni istiyor. Emre ise kayınvalidesinin her ziyaretinde biraz daha geriliyor.
Neriman Hanım hasta olduğunda, tabii ki odasında durmaya çalışıyor. Ama virüsler izin almıyor ki! Banyoya gidiyor, mutfağa uğruyor, ardında öksürük ve hapşırıklar bırakıyor. Elif’in hastalanmasından korkuyorum. “Bilerek yapmıyorum kızım,” diye iç çekiyor annem, “dikkat ediyorum.” Sonra başlıyor: “Çorba yap, ama fazla tuzlu olmasın, boğazımı yakar. Çay getir, ama sıcak olmasın, dilim yanar. Pencereyi aç, havasız kaldım—hayır, kapat, üşüyorum!” Elif ağladığında ise kaşlarını çatıyor: “Bu çocuk niye bu kadar bağırıyor, uyuyamıyorum!” Emre sessizce geçip gitse bile, “Fil gibi gürültü yapıyor, kapıları çarpıyor, rahat yok!” diye söyleniyor.
Eskiden böyle değildi. Emre’yle kendi hayatımızı yaşıyorduk, Elif’i büyütüyorduk, ayda bir Neriman Hanım’a uğruyor, bir çay içip işlerine yardım ediyorduk. Kendi işini kendi görürdü, hasta olsa bile sessiz sedasız atlatır, sadece “İlaç alıver,” derdi. Ama sonra bir şey değişti. Daha sık aramaya başladı, yalnızlıktan, sağlığından şikayet etti. “Ya kötü olursam, yanımda kimse olmazsa?” Sesini titretiyordu. “Tek başımayım, tamamen yapayalnızım.” Ona, “Anne, her gün arıyorum zaten, yakınız, bir şey olmaz,” diyordum ama dinlemiyordu. Korkuları kartopu gibi büyüyordu.
Bir gün ağlayarak aradı. O kadar kötüymüş ki ambulans çağırmak zorunda kalmış. Emre fabrikadaki vardiyasındaydı, Elif’i alıp anneme koştum. O gün onu eve getirdik, çorbalar, çaylar, ilaçlarla iyileştirdik. Ama işte o günden sonra her şey değişti. En ufak ateşinde, öksürüğe başladığında kapımızda beliriyor. Bazen iki gün, bazen haftalarca kalıyor. Bazen öyle kötü oluyor ki yatağından kalkamıyor, nefesi kesilir gibi öksürüyor ve yanında oturmamı, ilaç vermemi, dertlerini dinlememi istiyor. Bu sırada Elif karyolasında ağlıyor, ben odalar arasında mekik dokuyorum ve içimde umutsuzluk kabarıyor.
Her gelişi bir imtihan oluyor. Çorba “tadı tutmamışsa” küsebiliyor ya da birden, “Burada her şey sinirime dokunuyor,” diyerek eve dönmeye kalkışabiliyor. Onun gerçekten hasta halde gitmesinden korkuyorum ama daha çok Elif’ten, Emre’den, paramparça olan ailemizden korkuyorum. Emre, eskiden kayınvalidesine sevgiyle yaklaşan adam, şimdi adını duyunca suratını asıyor. “Bizi kullanıyor,” diyor. “Kendi evinde hasta olunca sorun yok, buraya gelince seni hizmetçi gibi çalıştırıyor.” Ben de görüyorum bunu ama anneme nasıl söyleyeceğim? “Ya kırılırsa? Ya bize küser, konuşmazsa?” diye düşünüyorum. Ama böyle de devam edemez, tükeniyorum.
Emre artık sinirini gizlemiyor. “Onunla konuşma vakti geldi,” diyor. “Yoksa sırtımıza biner.” Haklı olduğunu biliyorum ama kalbim sıkışıyor. Nasıl bir şeyler söyleyeceğim ki annemi kırmadan ailemi koruyabileyim? Onu sevdiğimi, ama kendi hayatımın da olduğunu nasıl anlatacağım? Yatağında uyuyan Elif’e, asık suratlı Emre’ye bakıyorum ve anlıyorum: Bir çözüm bulmalıyım, yoksa bu ev, bu aile, bu yükün altında ezilecek.
Ne yapmalıyım? Ailemin huzurunu korurken annemle bağımı nasıl koparmam? Bu sadece bir hastalık hikayesi değil, sınırların, sevginin bazen taşınamayacak bir yüke dönüşmesinin ve yüreği parçalayan seçimlerin hikayesi.
Bugün şunu öğrendim: Sevgi, bazen “hayır” demeyi bilmektir.




