Bugün günlüğüme yazmak istedim. Hep inandığım bir şey vardı: Aile ne kadar köklüyse, o kadar sağlam durur. Akrabalar, yeni de olsa, bazen yakın hissetmesek de, kaderin bizi aynı yola çıkardığı insanlar. Eşimle birlikte herkesle iyi ilişkiler kurmaya çalıştık: kayınvalide, kayınpeder, hatta uzak akrabalar bile. Özellikle büyük kızımız Elif evlendikten sonra. Çocuklar insanı birleştirir ya. Ona iyi bir eş çıktığına seviniyorduk—Can, görünüşte sakin, karakterli ama kaba değil. Şimdilik İzmir’de kiralık bir evde oturuyorlar, biz de kendi evleri için biriktirmelerine yardım ediyoruz. Kolay değil tabii, ama ne yapalım? Bizim de her şey hazır olmadı sonuçta.
Can’ın annesi, Aylin Hanım’la ilişkilerimiz başta iyiydi. O Antalya’da yaşıyor, bizden uzak, bu yüzden genelde telefonla konuşuyoruz, nadiren görüşüyoruz. Saygılı bir iletişimimiz vardı, eşit düzeyde, her şey yolunda gidiyor gibiydi. Ama yılbaşı yaklaşırken bir şeyler koptu. Üstelik bizden değil.
Bayram arefesinde Elif’i aradım—sadece içimden geldi, samimi bir şekilde:
“Kızım, merhaba! Siz ve Can yılbaşını nerede geçireceğinize karar verdiniz mi?”
“Ah, anne, daha karar vermedik…”
“O zaman bize gelin! Evimiz büyük, odalar bol, misafiri severiz, baban bahçeye ışıkları astı bile. Ağaç hazır, müzik de. Aylin Hanım’ı da çağırın—baban gidip alır, sonra geri bırakır. Neden yalnız başına kutlasın?”
Elif, eşiyle konuşup geri döneceğini söyledi. Akşam aradığında, geleceklerini ama kayınvalidesinin gelmeyeceğini söyledi. Ya arkadaşlarıyla olacakmış, ya da evde tek başına. Onun “sessiz, sakin bir yılbaşı geçirme geleneği varmış.” İçim burkuldu. Bir kez çocuklarıyla, yeni ailesiyle vakit geçirmesi bu kadar mı zor? Ben kötü bir şey teklif etmemiştim ki—sadece iyilik. Kayınvalidemle direkt konuşmaya karar verdim.
“Aylin Hanım, neden böyle yapıyorsun? Yalnız geçirmek üzücü! Bize gel, söz veriyorum, misafirimiz ol, sana ayrı bir oda hazırlarım, istersen arkadaşlarını da çağırabilirsin. Biz de bahçede mangal yaparız, havai fişek atarız, şarkılar söyleyip eğleniriz. Ev gibi, samimi bir ortam olur.”
Ama o, isteksizce savuşturdu:
“Bilmiyorum. Son on yıldır hep arkadaşlarımla kutluyorum. Çağırırlarsa giderim. Çağırmazlarsa televizyon, battaniye ve uyku… Yaş ilerledikçe gürültü keyif vermiyor.”
Üstelemedim. “Belki de gerçekten istemiyordur,” diye düşündüm. Ama ertesi gün Elif aradı. Sesinde bir şaşkınlık, gözyaşlarına yakın bir ton vardı:
“Anne, kayınvalidem alındı… Bizi ‘ihanetle’ suçladı. ‘Oğlumu annesinden ayırıyorsun’ dedi, onunla birlikte kutlaması gerektiğini söyledi. Kendi iki odalı dairesinde kutlama teklif etmiş… Hayal edebiliyor musun?”
Şaşkına dönmüştüm. Yani biz ihanetçiydik, çünkü çocukları herkese yetecek kadar yer olan geniş bir evde kutlamaya davet etmiştik? Bizim beş boş odamız, büyük salonumuz, mutfağımız, bahçemiz varken—ki mangal yapılır, eğlenilir, oyun oynanır—o daracık dairesinde en fazla birkaç misafir ancak sığar. Üstelik oraya hepimiz tıkışsak ne olacaktı? Bir saat oturulur, televizyondaki yılbaşı programı izlenir, sonra arabalara mı doluşulurdu? Oysa yılbaşı ruhla, neşeyle, birlikte olmakla ilgiliydi.
Sonunda çocukların yüzüne şunu söylemiş:
“Artık ailem yoksa, arkadaşlarıma giderim.”
Bir de artık ev yardımında bulunmayacağını eklemiş. “Param yok,” demiş.
Eşimle göz göze geldik. O sadece hafifçe burun kıvırdı:
“Zaten beklemiyorduk.”
Biliyor musunuz, hayatta hep böyle insanlar olur—sırf içten bir davetle bile gücenirler. Çünkü onlar için iyilik zayıflıktır, kendi planlarına uymayan her karar ihanet. Aylin Hanım da tam böyle biri çıktı. Kendisi uzaklaştı, kendisi alındı, kendisi kapıyı çekti. Üzülmediğimizi söylersem yalan olur. Yakın olabilecek biri için üzüldük, ama o yalnızlığı ve kırgınlığı seçti. Neyse derler ya, atlatırız.
Çocuklar da yılbaşını onları sevenlerle kutlayacak. “Seni suçlu hissettirerek” tutanlarla değil.




