Üç yıl önce kocamın ailesinin evine ilk adımımı attığımda anlamıştım: bu yuvada Ahmet’e mutluluk yoktu. Ana yüreğinin bütün sıcaklığı küçük oğlu Emre’ye giderken, Ahmet hep bir gölgeydi – her emre hazır, eğilen bir yardımcı. Emre ise şımarıklığın dibini yaşıyordu; ona nakış gibi ihtimam gösterilir, kılına dokunulmazdı.
Kaynana Fatma Hanım ile kayınpeder Mustafa Bey, köyün kenarında, uçsuz bucaksız tarlalar ve bir nehirle çevrili büyük bir ahşap evde yaşıyorlardı. Böyle bir yerde iş hiç bitmezdi: ya sundurma tamir, ya ahır sağlamlaştırma, ya da sebze bahçesi yolma… Üstüne tavuklar, keçiler, bostan – sanki bir ekip çalışacak kadar iş vardı. Şükürler olsun ki biz İstanbul’da, onların diyarından beş saat uzaktaydık. Ahmet de bu özgürlüğe seviniyordu. Ama eve ayak basar basmaz üstüne bir iş çığları düşerdi, sanki oğul değil, bir lokma ekmek için tutulmuş ırgattı.
Birlikte yaşamaya başladığımızda Fatma Hanım bize köy cennetinden masallar anlatırdı: yıldızlar altında ateşler, nehir kenarında olta, temiz hava ve ev yapımı ayran… Bu hayallere kanıp ilk tatilimizi köyde geçirmeye karar verdik. Sessizlik, su kenarında uzun akşamlar, yaprakların hışırtısı hayaliyle yanıp tutuşuyorduk. Ama gerçekle tanışmamız istasyonda başladı.
Yorgunluktan bitmiş halde eve adımımızı atar atmaz tatil toz oldu. Ahmet’e yırtık lastikler giydirip çit tamire yolladılar. Beni ise, kendime gelmeme fırsat vermeden, üst üste yığılmış patates yığını ve kalabalık bir ziyafetten kalan bulaşıkların başına oturttular. Sonrası ise koca bir aileye yemek pişirme telaşı: kayınpeder, kaynana, dostlar, uzak akrabalar… İki haftalık tatil bir angaryaya döndü. Bir kez ateş yaktık – o da misafirler için et kızartmak adına. Ahmet nehre bile gidemedi. Ama en çok Emre’nin hali içimi acıtıyordu. Biz avluda telaştan soluk almazken o, tembel ve kendinden memnun, verandada telefonuyla oynuyor ya da öğlene kadar uyuyordu. Hayatı üç noktadan ibaretti: kanepe, mutfak, tuvalet. Ve tüm bunlara rağmen Fatma Hanım ona bir hazineymişçesine bakıyordu.
Bu kâbusun yedinci gününde dayanamadım. Gece, nihayet baş başa kaldığımızda Ahmet’e sordum: “Niye kardeşin hiçbir şey yapmıyor? Uyumaktan başka ne işi var?” Kocam yorgun gözlerle tavana bakarak, Emre’nin “geleceğin dehası” olduğunu söyledi. Annesine göre o, “okul için enerjisini korumalıydı”, kirli işler ona göre değildi. Okul dediği ise dokuz yıldır sürüyordu: bir atılma, bir kayıt yenileme, bir sınavı geçememe… Peki Ahmet? Yıllarca ailesine koşmuştu: çatı tamir, odun kırma, bahçe belleme… Ta ki ben hayatına girene kadar.
O “tatil” bardağı taşıran son damla oldu. Ahmet’le artık bu yükü sırtından atması gerektiğini konuşmaya başladım. Niye o çabalarken Emre efendi gibi yaşasın? Küçük oğul neden bir şeyler üstlenmesindi? Aylarca bizim gelmemizi bekliyorlardı ahır tamiri ya da badana için, oysa kayınpeder de yapabilirdi. Ama Fatma Hanım Emre’yi hazine gibi koruyor, eline süpürge bile vermiyordu.
Neyse ki Ahmet düşünmeye başladı. İlk kez haksızlığı gördü ve “Artık kurtarıcı olmayacağım” dedi. Bir daha kandırılmayacaktık. Bayramlarda, kaynananın aramalarına rağmen evde kaldık. Gerçek bir tatile çıkma fırsatı bulduğumuzda ise aileye haber verdik. Fatma Hanım volkan gibi patladı. “Aileye ihanet ettiniz, yardıma ihtiyacımız var!” diye bağırdı. Ahmet soğukkanlılıkla, “Ne yardımı?” diye sordu. Meğer verandayı yenilemek istiyorlarmış – tabii ki bizi bekliyorlardı.
İşte o an kocamın sabrı taştı. Annesinin yüzüne haykırdı: “Senin bir oğlun daha var. Belki de kıpırdama vakti gelmiştir?” Kaynana, “Emre derslerle meşgul, rahatsız edilmez” diye mırıldandı. Ama Ahmet, kendisinin öğrenciyken nasıl aile için çalıştığını hatırlattı, çünkü “kardeş küçüktü”. Peki şimdi? Emre büyümüştü ama hâlâ dokunulmazdı. “Anne” dedi Ahmet, sesi acıyla titreyerek, “İki oğlun var. Ama sanki biri senin, bense yabancıyım.” Sonra telefonu kapattı.
Dakika geçmeden Fatma Hanım beni aradı. Öfke ve gözyaşlarıyla titreyen bir sesle, “Oğlumun aklını zehirledin, ailemizi dağıttın, Ahmet’i benden çaldın!” diye suçladı beni. Sessizce kapattım ve numarasını engelledim. Ve biliyor musunuz, bir an bile pişmanlık duymadım.
Ahmet tek çocuk olsaydı, ilk ben koşardım aileye yardıma. Ama bir oğul paşa gibi yaşarken diğeri esir gibi çalışıyorsa, bu adaletsizliktir. Kocamın kendi ailesinde öteki hissedArtık ikimiz de biliyorduk ki, gerçek aile bağı kanla değil, birbirine saygı ve sevgiyle kurulurdu.




