Yeğenlerimiz ‘geçici’ olarak bizde kaldı, ama giderek ikinci anneleri gibi hissediyorum

Hep aile bağlarının kutsal olduğuna inanmışımdır. Tabii ki, aile içinde huzur, anlayış ve birbirine destek olmak harika şeylerdir. Ancak biri bu iyiliği bir zorunluluk, bu desteği de bedava bir hizmet haline getirince işin tadı kaçıyor.

Eşim Mehmet’le güçlü, oturmuş bir ailemiz var. On yıldır birlikteyiz, iki harika çocuk yetiştirdik: Alper ve Ayşe. Geçenlerde İzmir’deki üç odalı evimizin kredisini erken kapatıp bir de indirim aldık. Hayat nihayet sakin bir düzene oturmuşken, birden evimize iki küçük kasırga düştü: Mehmet’in yeğenleri.

Başlangıçta masum görünüyordu. Kızkardeşi Aysun’un hayatı karmaşıktı. Üç başarısız evlilik, iki farklı babadan olma oğlan çocuğu ve bitmeyen bir “gerçek aşk” arayışı. Son boşanmasının ardından, mutluluğun erkeklerde olduğuna, çocukların ise bekleyebileceğine karar vermişti. Eskiden çocuklarını kayınvalideme bırakırdı ama artık yaşlıydı ve iki hareketli çocukla başa çıkamıyordu. Böylece gözlerini bize çevirdi.

“Canım, sadece cumartesi için! Murat’la (o sıralardaki yeni aşkı) restoranda tanışma yıldönümümüzü kutlayacağız. Akşam alırım, söz!”

O zaman itiraz etmedim. Çocuklar bizimkilerle iyi anlaşıyor, oynuyor, gülüyorlardı. Bir akşam kalmaları sorun olmazdı. Ancak “bir akşam” kısa sürede “pazar gününe kadar”, ardından “cuma günü bırakırım, pazartesi alırım”a dönüştü. Son damla ise Aysun’un yeni sevgilisiyle “fırsat” Antalya tatilini kaptırıp çocukları almadan gitmesiydi. Tabii ki iki haftalığına.

“Hadi canım, iki hafta! Beslersin, birkaç tişört yıkarsın, ne fark eder ki? Onlar senin çocukların gibi!”

Hayır Aysun, benim çocuklarım gibi değiller. Benim iki çocuğum var, onları seviyor, büyütüyor, emek veriyorum. Sen ise çocuklarını bir emanet bırakır gibi bırakıp “nasılsa aileyiz” diyorsun.

Evet, evde yer var. Ama fiilen altı kişi olduk. Üstelik sadece altı insan değil, dört çocuk; her birinin ayrı istekleri, kaprisleri, ihtiyaçları var. Gürültü yapıyor, kavga ediyor, gördükleri her yeri kirletiyorlar. Yarım saat sessizlik sağlamak neredeyse imkansız. Bir de bunların üstüne yemek, çamaşır, ödev kontrolü, alışveriş derken aklımı kaçırmamak için uğraşıyorum.

Mehmet zorlandığımı görüyordu. Dayanmaya çalışıyordum, gülümsüyordum, patlamıyordum. Ta ki bir akşam mutfakta oturup sessizce ağlayana kadar. Mehmet geldi, sarıldı. Sakin bir şekilde konuştuk. Daha fazla dayanamayacağımı, yeğenlerine ikinci anne olmak istemediğimi, evimizi onun kardeşinin aşk maceraları için uğrak yeri yapmayacağımı söyledim.

“Ziyarete gelebilir. Çocuklarla beraber, tabii ki. Oynasınlar, vakit geçirsinler. Ama haftalarca bizde kalamazlar. Ben bakıcı değilim, sen de ailenin hademesi değilsin. Bizim de bir hayatımız, yorgunluğumuz, sınırlarımız var.”

O da hak verdi. Anladığını söyledi. Aysun’la konuşacağına söz verdi.

Şimdi bekliyorum. Hem endişeyle hem de umutla. Çünkü biliyorum ki kızkardeşi memnun olmayacak. Her şeyin kendisi için olduğuna, herkesin ona borçlu olduğuna alışkın. Kişisel hayatını yaşarken çocukların ortak sorumluluk olduğunu düşünüyor.

Ama artık yeter. Anne olmak, yanında olmaktır, başkasına yüklemek değil. Başkasının çocuğu bize dert olmasın demiyorum. Ama senin çocuklarını yıllarca başkası büyütüyorsa, bu artık yardımlaşma değil, vurdumduymazlıktır.

Yoruldum. Evimizi, ailemizi, “misafirler” olmadan geçirdiğimiz haftasonlarımızı geri istiyorum. Umuyorum ki Mehmet sözünü tutacak. Ve Aysun sonunda anlayacak: doğuran, büyütendir. Sürekli birinin senin için fedakarlık yapmasını bekleyemezsin. Özellikle de kendin hep başka yöne baktığın halde. Hayat, sadece kendini düşünerek yaşanacak kadar uzun değildir.

Rate article
Lifequest
Yeğenlerimiz ‘geçici’ olarak bizde kaldı, ama giderek ikinci anneleri gibi hissediyorum