Elti Âşık Oldu, Yine Çocuğu Bizim Sorumluluğumuzda

Temmuz ayında, herkesin yaptığı gibi, çocuklarımla tatil için anneannemin yazlığına gittim. Kocamın izin zamanı tutmadı—evde kaldı, işte o malum ev işleri derken… Her şey normal ve sakin gidiyordu, ta ki eve dönüp beklenmedik bir “misafir”le karşılaşana kadar. Evdeki her zamanki sessizliğin yerini kız kahkahaları, sıcak ev havasının yerini ise asılı çamaşırlar, makyaj malzemeleri ve koridorda yabancı terlikler almıştı. Mutfakta, kocamın yeğeni, on altı yaşındaki Sibel oturuyordu, kendi evindeymiş gibi. Kocam, suçüstü yakalanmış bir edayla hemen ellerini kaldırdı:

“Affet canım… Seni üzmek istemedim. Şimdi anlatayım.”

Zaten nereden çıktığını tahmin ediyordum. Sibel, ablası Ayşe’nin kızı, daha önce de bize gelmişti. Genelde Ayşe’nin bir “aşk macerası” ya da “acil bir iş seyahati” çıktığında kızı bize kalırdı. İtiraz etmezdik—boşanmış, parlak hayatı olan bir kadın değil miydi sonuçta? Ama hep bir iki gecelik olurdu. Şimdiyse… Biz çocuklarla yazlığa gider gitmez Sibel gelmiş ve hâlâ annesine dönmeyi düşünmüyor gibiydi.

Hayal edin: İstanbul’un bir banliyösünde iki odalı bir apartman dairesi, beş kişi—ben, kocam, iki yaramaz oğlumuz ve artık ne çocuk ne de yetişkin olan on altı yaşında bir kız. Çocuk odası 12 metrekare, yatak odamız biraz daha büyük. Birkaç gün idare edilir belki, ama böyle yaşamak hepimiz için işkence.

Banyoda Sibel’in asılı iç çamaşırları: danteller, ince askılılar, her şey ortada. Benim erkek çocuklarım büyüyor, artık farkında olmaya başladılar böyle şeylerin, ilk ilgilerinin yeğenlerinin çamaşırlarıyla başlamasını istemem. Düşünerek söyledim, Sibel hiç itiraz etmeden topladı, özür bile diledi. Aslında kötü bir kız değil—yardım ediyor, kibar, anlayışlı. Ama bu, geçici olduğunu bildiğin sürece güzel. Peki ya süre belirsiz olunca?

Kocamın yanına gittim:

“Canım, okul başlamadan önce gidecek mi bu kız? Yoksa yeni eğitim yılına da ‘kiracılı’ mı başlayacağız?”

Kocam omuz silkti:

“Bilmiyorum… Ayşe sesini kesmiş.”

İşte cevap bu. Anne, aşkını yaşamak için kızını bize tamamen bırakmış. Sibel ne yer, ne içer, akşamları ne yemek yapar, umurunda değil. Peki ya biz? Biz de kızı kırmamak, kapı dışı etmemek, “sen burada fazlasın” dememek için kendimizi parçalıyoruz.

Hemen tepki vermedim. Sabah Ayşe’yi arayıp konuşurum diye düşündüm. Ama konuyu duyar duymaz telefonu kapattı, bir daha da açmadı. Aradıkça meşgul, belli ki numaramız engellendi. Eve mi gitsem? Şehrin öbür ucunda oturuyor, eminim kapıyı açmaz. Her şey apaçık ortadaydı.

Derin bir nefes alıp kocama döndüm:

“Sevgilim, bu meseleyi ablanla sen halletsin. Beni dinlemiyor.”

Başını öne eğdi:

“Beni de dinlemiyor galiba… Ama Sibel’i nereye göndereceğiz? Çocuğu kapı dışı mı edelim?”

Hayır, elbette etmeyiz. Sibel babasız büyüdü, annesinden de pek ilgi görmedi. Hep yanında olduk: doğum günlerinde güzel hediyeler, bayramlarda yeni kıyafetler, yılbaşında telefonlar… Ama biz onun ebeveyni değiliz. Akrabayız. Birkaç gün misafir etmek başka, aylarca birlikte yaşamak bambaşka.

Peki Ayşe ne yapıyor? Yeni aşkının keyfini çıkarıyor. Restoranda, sinemada, belki de hafta sonunu bir adamın evinde geçiriyor. Onun için problem yok—Sibel bizimle, yani mesele hallolmuş.

Şimdi ne yapacağız? Sibel’i kolundan tutup annesinin kapısına mı bırakalım? Çok acımasızca. Ama böyle de yaşanmıyor. Biz genç değiliz, yatak odamızı üçüncü bir kişiyle paylaşacak halimiz yok. Çocuklar zaten huzursuz—düzenleri bozuldu. Sibel’in de kendi yaşına göre dertleri var: ruh hali, müzik, telefon görüşmeleri, günde üç kez duş, bitmeyen instagram hikayeleri…

Ne yapacağımı bilmiyorum. Sibel suçlu değil. Ama ben de anne yerine geçmek için imza atmadım. Şimdilik tek umudum, annesinin bir gün vicdanının sızlayıp kızını hatırlaması. Umarım, çok geç olmadan.

Rate article
Lifequest
Elti Âşık Oldu, Yine Çocuğu Bizim Sorumluluğumuzda