Küçük bir kızken, dünyam büyükannemdi. Beni o büyüttü, hayatı o öğretti. Düştüğümde dizlerimi okşayan, annem yine “kendi mutluluğunu” ararken kaybolduğunda beni bağrına basan hep oydu. Annem hep yollardaydı — biriyle, diğeriyle… Bana ayıracak ne zamanı ne de isteği vardı. Bir misafir gibi gelir, birkaç laf eder, gözlerinde yabancı bir kayıtsızlıkla tekrar kaybolurdu.
Ama büyükannem… O her şeydi benim için. Annem, dostum, dayanağım. Bana her şeyini verdi — zamanını, ruhunu, son kuruşunu. Üniversite için başka bir şehre taşındığımda bile, o benim en yakınım, en değerlimdi. Ne yazık ki kader bize acımadı — çok geçmeden ağır bir hastalığa yakalandı ve sürekli bakıma ihtiyacı oldu. Okulu bırakıp eve döndüm. Para yetmiyordu, annemden yardım istedim. Ama her seferinde duyduğum şey sızlanmalar ve şikayetlerdi:
“Ben zaten ayakta duramıyorum! Tansiyonum var, kalbim, eklemlerim… Bilemezsin benim ne çektiğimi. Belki de sakat kalacağım!”
Bunu her gün duydukça şaşırıyordum: Eğer yardım etmeyecekti, niye bunları anlatıyordu? Büyükannem bir gün, gözlerimdeki şaşkınlığı görünce usulca dedi ki:
“O, kendine gelecek için mazeret hazırlıyor. Kimse ona, ‘Annenin yemek suyunu bile vermedin!’ diyemesin diye. Görüyorsun ya, kendisi de ‘hasta’ymış, bakamazmış.”
Gerçekten de, annem her fırsatta “güçsüzlüğünü” vurguluyordu. Ama büyükannem evi bana devrettikten ve birkaç yıl sonra vefat edince işler değişti. Annem, birdenbire “iyileşip” tüm hastalıklarını unutmuş gibi mahkemeye koştu. Ona göre ben büyükannemin zayıf anını kullanmış, onu kandırmıştım! Vasiyetname ve tapu iptal edilmeliydi. Ardından belgeler, davalar, duruşmalar… Anlamıyordum, daha dün “Zor yürüyorum” diyen kadın, şimdi nasıl bütün gün resmî dairelerde koşturabiliyordu?
Her gün biraz daha hayret ediyordum: Bu kadar kin ve açgözlülük nereden geliyordu? Büyükanneme bakmamız gerektiğinde bu enerji neredeydi? Para desteği olmadan, kimsesiz bir yataklı hasta ile uğraşan yirmili yaşlardaki kızına yardım etmek için neden bu çabayı göstermemişti? O zamanlar telefonda ağlayıp “Ah, ne kötüyüm!” diye inlerdi. Şimdiyse dinç, hareketli, mücadeleci! Herkese kanat germiş, zavallı annesinin mirasından nasıl mahrum bırakıldığını, nasıl kandırıldığını anlatıp duruyor.
Oysa o “zavallı anne”nin başında bir gün bile nöbet tutmamıştı. Bir gece bile yanı başında uyumamıştı. Bir ilaç bile almamıştı. Her şey bana kalmıştı. Sadece ben biliyordum büyükannemin acısını. Sadece ben duymuştum son nefesini, ellerinin nasıl soğuduğunu hissetmiş, bağrıma basıp ağlamıştım.
Büyükannem evi bana verirken gözlerimin içine bakmış ve şöyle demişti:
“Annenin buradan tek kuruş almasını istemiyorum. Yanımda sen vardın, sadece sen. Bu senin. Bunu hak ettin.”
İntikam peşinde değilim. Kavga istemiyorum. Ama bana her şeyini veren bir insanın vasiyetini çiğnetmeyeceğim. Bunu savunacağım — ev için değil, onun hatırası için. Sevgi için. Adalet için.
Annem istediği kadar mahkemeye başvursun, tanıdıklarına masallar anlatsın, dramlar sahnelesin. Gerçeği ben biliyorum. Ve sesim çıktığı sürece, susmayacağım.




