“Anne, bana her gün arama” — bu sözler kalbimi kırdı.
“Anne, bir günde yeni ne olabilir ki? Neden her gün arıyorsun?” dedi oğlum telefonun diğer ucunda, soğuk ve rahat bir sesle.
Bu sözler hafızama bir kurşun gibi saplandı. O sırada arkadaşımla, Ayşe Hanım’la parkta yürüyorduk. Sık sık birlikte vakit geçiririz; sevinçlerimizi, kırgınlıklarımızı, rahatsızlıklarımızı paylaşırız. İki yaşlı kadının sıradan sohbetleri…
Tam o sırada telefonu çaldı, biraz uzaklaştı, on dakika konuştu ve gözleri ışıldayarak geri döndü.
“Gelinim aradı, inanabiliyor musun? Torunumun ilk dişi çıkmış! Beslerken fark etmiş. Ablası geç çıkarmıştı dişlerini, ama bu erkenden çıktı, hayret! Çok heyecanlandık. Yürüyüşten sonra pastaneye uğrayıp pasta alacağım, sonra onlara gidip kutlayacağız. Gelinim kendisi davet etti beni.”
“Bu kadar uzun süre bütün bunları mı konuştunuz?” diye sordum içim burkularak.
“Hayır, sadece dişi değil tabii. Hayattan, akrabalardan, önemsiz şeylerden… Gelinimle neredeyse her gün konuşuruz. Oğlumla da mutlaka ararız, her zaman vakit bulur. Gelinimle öyle bir sohbet ederiz ki, bir şeyden başlar, bambaşka yere gider. Sonra nerden başladığımızı bile hatırlamayız. Bize göre aynı ailedeniz.”
Ama benim için öyle değil… Hiç öyle değil.
Oğlum, eşi ve küçük kızlarıyla, bana ait olan eski evde yaşıyor. Ben ise kocamın ölümünden sonra köye taşındım. Oğlum çalışıyor, eşi ise bebekle evde. Gelinimle aramızda hiç kavga olmadı, her şey sakindi, kibardı. Ama samimiyet de yoktu. Yakınlık kurmaya çalışıyorum, buz gibi bir duvar çıkıyor karşıma.
“Anne, her şey aynı. İşe gittim, yemek yedim, uyudum. Eşim evde, her şey normal. Neden her gün arıyorsun?” İşte tüm sohbetimiz bu kadar.
Onlara sabah akşam telefon açmıyorum. Karışmıyorum. Sadece hal hatır sormak istiyorum. Torunumun nasıl büyüdüğünü, sağlıklarını merak ediyorum. Ama aradığımda oğlum ya “Meşgulüm” deyip kapatıyor ya da kısa, sinirli cevaplar veriyor. Gelinime ulaşırsam, en fazla “evet”, “hayır” ya da “iyiyiz” diyor. Ne bir samimiyet, ne bir sıcaklık…
Arkadaşımla yürürken, o pastaneye uğrayacak, sonra gelinine gidecek. Onların bir kutlaması var. Benimse sessizliğim. Torunumun ilk dişini bile sonradan, başkalarından öğrendim. Bana söylemediler. Beni çağırmadılar. Ziyaret etmek için yaptığım ince imalar duymazlıktan geliniyor. Sanki anlamıyorlar. Ya da anlamazdan geliyorlar.
Bir gün dayanamadım. Yüreklendim, elma tatlısı yaptım, en güzel elbisemi giydim ve habersiz gittim. Gelinim kapıyı açtığında şaşkınlıktan ne yapacağını bilemedi. Tatlıyı yedik, evet… ama hava gergindi. Soğuk. Sanki kendi evime değil, yabancı birinin evine gitmiştim. Sonra oğlum yanıma geldi ve alçak, neredeyse özür diler gibi bir sesle:
“Anne, bir dahaki sefere gelmeden haber verir misin?” dedi.
Haber mi vermeliyim? Kendi evime? Oğluma? Torunuma? Bütün hayatımı adadığım aileme? Kendimi hep onun için harcadım. Şimdiyse yabancıyım. İstenmiyorum.
İki ay boyunca torunumu görmek için aradım. Hep bir bahane vardı: “Hastayız”, “uygun değil”, “şimdi olmaz”. Sonra öğrendim ki gelinimin ailesi yurtdışında yaşıyor ve torunlarıyla video bile konuşmuyorlar. Ama kızları, benim gelinim, onları özlemiyor. Anladım ki o da aynı soğuklukta. Peki ya oğlum? O da mı öyle oldu? Uzak, ilgisiz…
“Anne, sürekli şikayet ediyorsun. Hiçbir şeyden memnun değilsin. Konuşmaların moralimi bozuyor. Arkadaşların var, onlarla konuş. Seninle konuştuktan sonra kendimi toplayamıyorum. Hem her gün konuşacak ne var ki?” dedi bir gün açıkça. Ne utanmadan, ne de pişmanlık duymadan.
Şimdi sessiz evimde oturuyorum. Telefon yok, misafir yok, pasta yok, torunum yok. Eğer bir gün bana bir şey olsa, belki de haberi bile olmayacak. Kimse ona haber vermezse… Arkadaşım çocuklarının, torunlarının hayatıyla dolu. Ben ise bir zamanlar beni sevgiyle “anne” diye çağıran oğlumun hatıraları arasında yaşıyorum… Şimdiyse sadece “aramamanı” istiyor.
İşte böyle yaşıyorum. Sessizce. Ve acıyla…




