Eski bir kış günü, Ayşe Hanım mutfak penceresinden ilk kar tanelerinin düşüşünü izliyordu. Yüreğindeki sızı, ne soğuktan ne de kıştandı; kızı için, torunu için, yarın için duyduğu endişeden kaynaklanıyordu. Kızı Elif, henüz karnında taşıdığı bebeğin otuz sekizinci haftasındaydı, doğum her an gerçekleşebilirdi. Fakat Elif’in aklı ne kundakta ne beşikteydi. Tırnak bakımı, spa randevuları, fotoğraf çekimleri, arkadaşlarla kafelere gitmek ve yılbaşı tatili planlarıyla meşguldü.
Ayşe Hanım buna inanamıyordu. Nasıl olurdu? Anne içgüdüsü neredeydi? Yavrusu için için titreyen o duygu, vahşi kedilerin bile yavrularını doğurmadan önce hissettiği o kutsal içgüdü? Elif’in aklında sadece güzellik salonları ve programı vardı; bu programa annesini de eklemişti. Bebeğe bakacak olan, Ayşe Hanım’ın ta kendisiydi.
“Anne, sen zaten boşsun. Biraz bebeğe bakar mısın? Ben hemen kuaföre uğrayayım, tırnaklarımı yaptırayım. Çocukla fotoğraf çektirirken bakımsız mı görüneyim?”
Ayşe Hanım bu sözleri duyunca boğazına bir şey takılmış gibi oldu. Kızım, sen kimi doğurmaya hazırlanıyorsun, bir çocuğu mu yoksa sosyal medya için bir aksesuarı mı?
Elif altı yıldır evliydi. Üniversitedeyken tanışmışlardı. Kocası iyi bir adamdı, saygılı ve çalışkandı. Ailelerinin desteğiyle ev almışlardı. Çocuk yapmayı hep ertelemişler, önce kariyerlerini düşünmüşlerdi. Sonunda beklenen hamilelik gelmişti. Büyükanneler sevinçten havalara uçtu. Fakat anlaşılan o ki, anne adayının bu “kutlu olay”a bakış açısı çok farklıydı.
Ayşe Hanım önce belki korkuyordur, diye düşündü. Belki endişeli olduğu için bu şekilde davranıyordur. Ama bir gün, kızının yeni doğacak bebek için “bebek bakıcısı” aradığını görünce gerçeği anladı. Çocuk daha doğmamışken, kimseye emanet etmenin peşindeydi.
“Elif, aklını mı kaçırdın? Daha bebek doğmadı! Sen onunla ilgileneceksin! Emzireceksin, uykusuz kalacaksın, bağ kuracaksın! Bu bir kedi değil ki, mama verip geçelim!”
“Anne, sen çağın gerisinde kalmışsın. Avrupa’da herkes doğar doğmaz bakıcı tutuyor. Anne demek köle demek değil! Ben de insanım, biraz yaşamak istiyorum. Bebek arabasına koyar, çıkarız artık. Hayat devam ediyor!”
Bu sözler Ayşe Hanım’ın yüreğine oturdu. Onun gençliğinde kadınlar on dokuz, yirmi yaşında doğururdu. Kimse bunun hayatlarını engellediğini düşünmezdi. Aksine, çocuk hayatın ta kendisiydi. Geceler uykusuz geçer, işten koşa koşa eve dönülür, son kuruşa mama alınırdı. Instagram çekimleri yoktu, doğumhane fotoğrafları moda değildi. Sevgi vardı, korku vardı, sorumluluk vardı. Gerçek mutluluk vardı. Şimdiyse…
Bütün bebek eşyalarını Ayşe Hanım aldırmıştı. Kaynanasıyla birlikte Elif’i mağaza mağaza gezdirip bebek arabası, karyola, kıyafet seçtirmişlerdi. Elif mecburen kabul ediyor, ama umursamıyordu. Bütün yıkama, ütüleme, hazırlık işleri büyükannelere kalmıştı. Kızı ise yılbaşı tatili hayalleri kuruyordu.
“Arkadaşlarla belki birinci gün dışarı çıkarız? Doğum yaptım diye hapse mi girdim sanki?”
Ayşe Hanım artık dayanamadı. Kızına her şeyi olduğu gibi, yumuşatmadan anlattı. Anneliğin alışveriş gezmesi olmadığını, bebeğin oyuncak değil can taşıdığını söyledi. Uykusuz gecelerin, ağlamaların, emzirme mücadelesinin başlamadan önce fotoğraf çekimlerinin anlamsız olduğunu anlattı. Anne demek, çocuğunun ruhuna dokunabilmek demekti; sadece besleyip kenara çekilmek değil.
Ama Elif kulak asmıyordu.
“Anne, abartıyorsun. Zaman değişti. Artık mutlu anneler önemli. Mutlu anneler de bakımlı annelerdir.”
Ayşe Hanım her akşam düşünüyordu: Acaba nerede hata yaptı? Çok mu şımartmıştı? Yoksa bu çağın bir sorunu muydu? Kadınlar önce anne oluyor, sonra belki büyüyordu…
Ama yine de umut ediyordu. Elif o minicik bebeği kucağına aldığında, o küçük parmakları avucuna dolandığında, gece yarısı ağlamasına uyandığında bir şeyler değişecekti. Kalbi yerinden oynayacaktı. Artık güzellik salonları değil, ona muhtaç olan o küçük insan önceliği olacaktı.
Şimdilik… Ayşe Hanım dua ediyordu. Kızı için. Torunu için. Ve büyük kızının kalbinde gerçek anneliğin, fotoğraflardan değil sevgiden doğması için…




