Bugün günlüğüme özel bir anı yazmak istiyorum. İlyas’la yaklaşık yedi yıldır birlikteyiz. Üniversitede aynı yurtta komşu odalarda kalırken tanışmıştık. Tatilden döndüğünde çantası annesinin hazırladığı ev yapımı lezzetlerle dolu olurdu. Ayşe Hanım, oğlunun hiçbir eksiği kalmasın diye elinden geleni yapardı.
İlyas bana evlenme teklif ettiğinde, birlikte hayatımıza başlamadan önce annesiyle tanışmam gerektiğini biliyordum. Ve bu tanışma beklediğimden daha sıcak oldu. Ayşe Hanım beni içtenlikle karşıladı, zeki, neşeli ve mütevazı bir kadındı. İlyas’ı 18 yaşında dünyaya getirmişti. O daha altı aylıkken eşi bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş. Yılmamış, oğlunu tek başına, kimseye muhtaç olmadan büyütmüş ve ona gerçek bir adam olmayı öğretmişti.
Hayatı kolay değildi. İki işte çalıştı, mütevazı bir yaşam sürdü ama asla şikayet etmedi. Evlenmeye karar verdiğimizi söylediğimizde sadece gülümsedi: “Artık İlyas’ım emin ellerde,” diyerek beni kucakladı.
Evlendikten sonra İlyas’ın memleketi Bursa’ya taşındık çünkü ona iyi bir iş teklifi gelmişti. Ayşe Hanım hemen aynı evde yaşamamamız gerektiğini söyledi. “Alışkınım yalnızlığa, size engel olurum,” dedi. Onun evine yakın bir daire tuttuk, sadece birkaç otobüs durağı uzaklıktaydı.
Kayınvalidem sık sık bize gelirdi. Her zaman makyajlı, şık giyinmiş, modern çantasıyla… Beni asla eleştirmez, yemeklerimi över, temizliğe yardım ederdi. Onunla vakit geçirmek rahatlatıcıydı. Sık sık ona gider, çay ve börek eşliğinde sohbet ederdik. Aktif bir hayatı vardı – arkadaşları, tiyatro, sergiler… Dur durak bilmezdi.
Oğlumuz Deniz doğduğunda, Ayşe Hanım bize gerçek bir destek oldu. Bebeği nasıl yıkayacağımızı, besleyeceğimizi öğretti. Ben uyurken onu gezmeye çıkarır, işten geç kaldığımızda kreşten alırdı. Ona yalnızca saygı duymuyordum, içten içe minnet hissediyordum.
Ama bir anda ortadan kayboldu. Ziyaret etmeyi bıraktı, bizi çağırmadı. Sorduğumda İlyas, bir arkadaşını ziyarete gittiğini, dinlenmek istediğini söyledi. Tuhafıma gitmişti, çünkü daha önce hiç bu kadar uzun süre ayrı kalmamıştı.
Ara sıra video arayıp Deniz’i görmek istiyordu ama kendini göstermiyordu. Soru sormaya çalıştığımda şakayla geçiştiriyordu. Bir şeyler ters gidiyordu.
Sonunda bir gün onu aradığımda, şehir hastanesinde olduğunu söyledi – kalbiyle ilgili bir sorun varmış. Hemen yanına gitmek istedim ama ısrarla gelmememizi söyledi. “Taburcu olduğumda her şeyi öğreneceksiniz,” dedi.
Birkaç gün sonra bizi evine çağırdı. Önemli bir şey anlatacağını söyledi. Kapıyı yabancı bir adam açtı. Arkasında Ayşe Hanım duruyordu – ışıl ışıl, gençleşmiş, kucağında bir bebekle.
“Tanışın, bu Mehmet, eşim. Ve bu da Zeynep, kızımız. Birkaç ay önce evlendik. Daha önce söylemedim çünkü yargılanacağımdan korktum. Sonuçta 47 yaşındayım…”
Ne diyeceğimi bilemedim. Boğazım düğümlenmişti, ama şaşkınlıktan değil, onun adına duyduğum mutluluktan. Ona öz annem gibi sarıldım ve onunla gurur duyduğumu söyledim. Çünkü herkesin sevme hakkı vardır. Herkes mutlu olmayı hak eder – yaşın, geçmişin ya da başkalarının düşüncelerinin önemi yok.
Şimdi ben de Ayşe Hanım’a Zeynep’le ilgilenerek destek oluyorum, tıpkı onun Deniz’le yaptığı gibi. Aramızda gerçek bir bağ var; yargılamanın değil, dayanışmanın ve sevginin hüküm sürdüğü bir aile olduk. Biz… gerçek bir aileyiz.




