Üç çocuk babası Mehmet Ali hiçbir zaman huzurevinde yaşlanacağını düşünmemişti: Hayatın sonunda anlarsın çocuklarını iyi yetiştirip yetiştirmediğini
Mehmet Ali, Eskişehir’in küçük bir mahallesindeki huzurevinin penceresinden dışarı bakıyor ve hayatın onu buraya getirdiğine inanamıyordu. Dışarıda yumuşak yumuşak yağan kar, sokakları beyaz bir örtüyle kaplarken, yaşlı adamın içinde buz gibi bir boşluk hüküm sürüyordu. Üç çocuk babası olan Mehmet Ali, hiçbir zaman yalnız başına, yabancı duvarlar arasında yaşlanacağını hayal etmemişti. Bir zamanlar hayatı ışık doluydu: Şehir merkezinde şirin bir ev, sevgili eşi Ayşe, üç harika çocuk, kahkahalar ve bolluk içinde bir hayat… Fabrikada mühendis olarak çalışıyor, arabası, geniş bir dairesi ve en önemlisi gurur duyduğu bir ailesi vardı. Ama şimdi bütün bunlar uzak bir rüya gibi geliyordu.
Mehmet Ali ve Ayşe, oğlu Emre ile kızları Elif ve Zeynep’i büyütmüşlerdi. Evleri sıcaklıkla doluydu, komşular, arkadaşlar, iş arkadaşları onlara akın ederlerdi. Çocuklarına her şeyi vermeye çalıştılar: iyi bir eğitim, sevgi, iyiliğe inanç… Ama on yıl önce Ayşe hayata veda etti ve Mehmet Ali’nin kalbinde iyileşmeyen bir yara bıraktı. O zamanlar hâlâ çocuklarının ona destek olacağına inanıyordu, ama zaman ona ne kadar yanıldığını gösterdi.
Yıllar geçtikçe, Mehmet Ali çocukları için bir yük haline geldi. Büyük oğlu Emre, on yıl önce Almanya’ya iş için gitmişti. Orada evlenmiş, bir aile kurmuş ve başarılı bir mimar olmuştu. Yılda bir kez haber gönderir, ara sıra ziyarete gelirdi, ama son yıllarda aramaları iyice seyrekleşmişti. “İşler, baba, anlıyorsun işte,” derdi, Mehmet Ali de acısını içine atarak başını sallardı.
Kızlarıysa Eskişehir’de, yakınlarda yaşıyorlardı, ama hayatın koşuşturmacası onları yutmuştu. Elif’in bir kocası ve iki çocuğu vardı, Zeynep ise kariyerine ve bitmek bilmeyen işlerine gömülmüştü. Ayda bir kez ararlar, nadiren uğrarlardı, ama her seferinde acele ederlerdi: “Baba, kusura bakma, işler çok yoğun.” Mehmet Ali pencereden dışarı, evlerine çam ağaçları ve hediyeler taşıyan insanlara bakıyordu. 23 Aralık’tı. Yarın Noel, bir de onun doğum günüydü. İlk kez tek başına, kutlamalar olmadan, sıcak bir tebrik bile duymadan doğum gününü geçirecekti. “Kimsenin umrunda değilim,” diye fısıldadı gözlerini kapatarak.
Eskiden Ayşe’nin evi bayramlar için nasıl süslediğini, çocukların hediyelerini açarken nasıl kahkaha attıklarını hatırladı. O zamanlar evleri hayat doluydu. Şimdiyse sessizlik onu eziyor, yüreği hüzünle sıkışıyordu. Mehmet Ali düşündü: “Nerede yanlış yaptım? Ayşe’yle onlar için her şeyi yaptık, ama şimdi buradayım, unutulmuş bir valiz gibi.”
Huzurevi sabahın erken saatlerinde canlandı. Çocuklar ve torunlar yaşlılarını ziyarete geliyor, ikramlar getiriyor, kahkahalar atıyorlardı. Mehmet Ali odasında eski bir aile fotoğrafına bakarak oturuyordu. Birden kapı çalındı. Ürperdi. “Girin!” dedi, kulaklarına inanamayarak.
“Noel kutlu olsun, baba! Ve doğum günün kutlu olsun!” diyen ses, Mehmet Ali’nin yüreğini burktu.
Kapıda Emre duruyordu. Uzun boylu, hafifçe ağarmış saçları vardı, ama hâlâ aynı çocukluk gülüşüyle gülümsüyordu. Koşup babasına sıkıca sarıldı. Mehmet Ali inanamıyordu. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, sözcükler boğazında düğümleniyordu.
“Emre… Sen mi? Gerçekten sen misin?” diye fısıldadı, bunun bir rüya olmasından korkarak.
“Tabii ki benim, baba! Dün geldim, sana sürpriz yapmak istedim,” diye yanıtladı oğlu, babasının omuzlarından tutarak. “Neden bana kız kardeşlerimin seni buraya getirdiğini söylemedin? Her ay senin için iyi paralar gönderiyordum! Hiçbir şey söylemediler. Burada olduğunu bilmiyordum!”
Mehmet Ali gözlerini yere indirdi. Şikayet etmek, çocuklarını birbirine düşürmek istemiyordu. Ama Emre kararlıydı.
“Baba, eşyalarını topla. Bu akşam trenimiz var. Seni alıyorum. Bir süre karımın ailesiyle kalacağız, sonra evrak işlerini halledeceğiz. Benimle Almanya’ya geleceksin. Beraber yaşayacağız!”
“Nereye, oğlum?” diye şaşırdı Mehmet Ali. “Ben yaşlıyım… Almanya ne alaka?”
“Yaşlı değilsin, baba! Karım Gül harika bir kadın, her şeyi biliyor ve seni bekliyor. Bir de kızımız Leyla, dedesiyle tanışmak için sabırsızlanıyor!” Emre o kadar kararlı konuşuyordu ki, Mehmet Ali mucizeye inanmaya başladı.
“Emre… İnanamıyorum… Bu fazla,” diye mırıldandı yaşlı adam, gözyaşlarını silerek.
“Yeter, baba. Sen böyle bir yaşlılığı hak etmedin. Toplan, eve gidiyoruz.”
Huzurevindeki komşular fısıldaşıyordu: “Mehmet Ali’nin ne oğlu var böyle! Gerçek bir adam!” Emre, babasının mütevazı eşyalarını toplamasına yardım etti ve o akşam birlikte yola çıktılar. Almanya’da Mehmet Ali için yeni bir hayat başladı. Sevgi dolu insanların arasında, güneşin altında, yeniden değerli hissetti.
Derler ya, insan yaşlandığında anlar çocuklarını iyi yetiştirip yetiştirmediğini. Mehmet Ali anMehmet Ali, torunu Leyla’nın kollarında mutluluğu bulduğunda, hayatın ona son bir armağan verdiğini düşündü.




