Küçük bir Eskişehir kasabasında, Ayşenur, eşinin ailesini ziyaret için sabırsızlanıyordu. Sıcak bir aile buluşması, lezzetli bir mangal keyfi, kahkahalar ve uzun sohbetler hayal ediyordu. Kocası Emre, anne babası olan Hüseyin Bey ve Gülten Hanım’ın misafirperver insanlar, olduğuna onu ikna etmişti. Ayşenur da bu günün aile bağlarını güçlendireceğine inanıyordu. Ancak gerçek, o akşam karşılarında duran soğuk bir sonbahar yağmuru kadar acı çıktı.
Yol uzun sürdü ve Ayşenur ile Emre, akşam üzeri eşinin ailesinin evine vardı. Hava berbattı: gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı, ince bir yağmur çiseliyor ve rüzgâr kemiklerine işliyordu. Ayşenur en güzel elbisesini giymiş, iyi bir izlenim bırakmak istemişti. Ancak sıcak bir karşılama yerine kapalı bir kapı onları bekliyordu. Gülten Hanım, kısa bir bakış attıktan sonra, “Bahçedeki çardakta oturun,” diye söylendi. Ayşenur şaşırmıştı. Çardak mı? Böyle soğukta? Ancak Emre, annesinin tuhaflıklarına alışık, sadece omuz silkti ve karısını bahçedeki ahşap yapıya götürdü.
Çardak eskimiş, boyası dökülmüş ve rüzgârın içine dolduğu çatlaklarla dolu bir yerdi. Ayşenur, ince hırkasına sarınarak titredi. Gülümsemeye çalışıyordu ama içinde biriken kırgınlık gitgide büyüyordu. “Belki yemek için hazırlık yapıyorlardır?” diye düşündü, umuduna tutunarak. Emre bir battaniye getirdi ama nemli soğuğa karşı pek işe yaramadı. Eşinin ailesi onları içeri çağırmak için acele etmiyordu. Hüseyin Bey kapıdan başını uzatıp, “Mangal daha hazır değil,” diye bağırdı ve kayboldu. Ayşenur kendini istenmeyen bir misafir gibi hissetti, bu ailede bir yabancıydı.
Saatler geçti. Yağmur şiddetlendi, çardağın çatısına vuruyordu ama mangal kokusu bir türlü gelmiyordu. Ayşenur, Emre’ye bakıyor, bir şeyler söylemesini bekliyordu ama o sessizce telefonuna dalmıştı. Sabrı, gerilmiş bir tel gibi kopmak üzereydi. “Böyle garip bir yerde, bir tren istasyonunda bekler gibi mi oturacağız?” diye patladı nihayet. Emre sadece mırıldandı, “Annem birazdan hazırlar.” Ama “birazdan” iki saat sürdü ve açlıkla soğuk artık dayanılmaz hale geldi.
Sonunda Gülten Hanım bir tepsiyle çıkageldi. Ayşenur ailesindeki gibi zengin bir sofra bekliyordu ama yeni bir darbe yedi. Mangal eti fazla pişmiş ve sertti. Yanına sadece soğanlı salatalık salatası verilmişti. Ne ekmek, ne garnitür, ne de ısınmaları için bir çay vardı. “Ne varsa onu yiyin,” diyerek içeri girdi ve onları yine yalnız bıraktı. Ayşenur bu yoksul sofraya bakarken gözleri doldu. Bu bir ziyafet değil, bir alaydı.
Emre mangal etini çiğnerken hiçbir şey fark etmemiş gibiydi ama Ayşenur daha fazla dayanamadı. “Niye içeri almadılar bizi?” diye fısıldadı. “Biz yabancı değiliz, aileyiz!” Emre bocaladı, annesinin alışkanlıklarından bahsetti ama sözleri ikna edici değildi. Ayşenur anladı: eşinin ailesi onu kendilerinden görmüyordu. O, sadece oğullarının karısıydı, yağmur altında bekletilebilir, sıcak bir köşe bile çok görülebilirdi.
Eve dönüş yolunda sessizlik hâkimdi. Ayşenur camdan dışarı bakarken, ıslak tarlalar geçiyordu ve eşinin ailesiyle yakınlaşma hayallerinin yıkıldığını hissediyordu. Kendi annesinin misafirleri nasıl sıcak karşıladığını, evlerinin herkese açık olduğunu düşündü. Peki ya bura? Soğuk bir çardak, cimri bir sofra, ilgisiz bakışlar. Bu sadece kötü bir akşam değil, Emre’nin ailesiyle bir olma hayallerinin asla gerçekleşmeyeceğinin bir işaretiydi.
Eve varınca Ayşenur uyuyamadı. Emre’ye eşinin ailesinin onu ne kadar incittiğini anlatmalı mıydı? Ama içinden bir ses, onun anlamayacağını söylüyordu. O bu soğukluğun içinde büyümüştü, bu onun için normaldi. Ama Ayşenur için bu, kalbine saplanan bir bıçaktı. Kendine söz verdi: eşinin ailesi ona saygı göstermeyi öğrenene kadar bir daha gitmeyecekti. Ama içinde bir korku vardı: ya bu soğukluk hep böyle kalırsa? Evlilikleri bu ilgisizliğe dayanabilir miydi? Yoksa Emre’ye olan sevgisi, o lanet çardakta içine işleyen yağmur gibi eriyip gidecek miydi?




