Bu hikayeyi bana yakın bir arkadaşım anlattı. Ailesi, beş yaşında bir kız ve bir buçuk yaşında bir erkek çocuğu olan genç bir çiftti. Herkesin hayatında olduğu gibi, standart bir düzenleri vardı: anne evde, baba çalışıyordu. Mütevazı ama mutlu bir hayat sürüyorlardı.
Ta ki maddi sıkıntılar kapılarını çalana kadar.
Küçük oğulları bir buçuk yaşına geldiğinde, arkadaşım Aylin, çalışmaya başlamaya karar verdi. Kocası elinden geleni yapıyordu, ama kazancı zar zor yetiyordu. Bakıcı tutmak ise pahalıydı, mümkün değildi. Tek seçenek, kocasının annesiydi: Ayşe Teyze. Kadın, fazla direnmeden kabul etmiş gibi göründü. Herkes emindi: torunlarıyla vakit geçirmek ona mutluluk verecek, Aylin de ailenin geçimine katkı sağlayacaktı.
Aylin, büyüklere saygı gösterilerek yetiştirilmişti. Ayşe Teyze’nin başarılı bir şekilde torunlarıyla ilgileneceğinden şüphe duymuyordu; sonuçta kendi oğlunu da iyi yetiştirmişti.
Ama her şey beklenenden farklı oldu.
Birkaç hafta sonra Ayşe Teyze söylenmeye başladı: Torunların terbiyesiz, şımarık olduğunu, söz dinlemediklerini, evi dağıttıklarını, üstelik yemek yemediklerini ve ortalıkta koşuşturduklarını söylüyordu. Her gün Aylin’i arar, ne kadar zorlandığından yakınırdı.
“Bunlar senin disiplininle büyümeli, yanlış yetiştiriyorsun!” diye öfkeyle çıkışıyordu. “Ben bakıcı değilim. Kendi işlerim, kendi sağlığım var. Her gün onlarla oturacak değilim.”
Sonunda, bir gün, “hafta ortasında yasal bir izin gününe ihtiyacı olduğunu” söyledi. Aylin şok olmuştu. O ve kocası çalışmak zorundaydı, işe gitmeliydi. Peki ya çocuklar? Kimse onları düşünmüyordu.
Kaynana eleştirileri sadece çocuklarla sınırlı değildi. Oğlunun ve gelininin evinde kendi kurallarını dayatmaya başladı. Havlular yanlış asılıyordu, yatak örtüleri “düzgün serilmiyordu”, tencereler yanlış raflara konuyordu. Bir gün, çamaşırları bile karıştırdı, çünkü kendi evinde her şey onun istediği gibi olmalıydı. Aylin ve kocası başta sabrettiler, ama zamanla sabırları taştı.
Nihayet büyük kızları anaokuluna başladığında, Aylin rahat bir nefes aldı. Geriye sadece bir yıl daha kreşe gidemeyecek olan oğulları kalmıştı. Ama karar verilmişti: kaynana artık bakıcılık yapmayacaktı. Aylin, onunla görüşmeyi en aza indirdi. Haftada bir arayıp, torunları da ancak ayda bir görüyordu, hem de ne onun ne çocukların pek isteği olmadan.
Evet, Ayşe Teyze zor bir anda yardım etmişti. Ama sürekli eleştiri, baskı ve “herkesi terbiye etme” çabaları, aralarındaki son güven bağını da koparmıştı. Aylin bana, çocuklarının bu şekilde büyümesini istemediğini söyledi. Kendisi de böyle bir baskıyla büyümemişti, çocukların sevgi ve sıcaklıkla değil, bağırışlar ve memnuniyetsizlikle büyümesini istemiyordu.
Dışarıdan bakanlar “nankör gelin” diyebilirdi. Ama her gün beynine kaynar su damlasın, her şeyinle eleştirilip durulurken, bir de yardım yerine zorluk çıkaran biriyle yaşamak zorunda kalsan, kaçmak istersin. Ve geri dönmemek.
Bazen düşünüyorum, büyükler unutuyor: torunlar onların çocukları değil. Onları sıfırdan, her gün, sürekli büyütmek zorunda değiller. Torunlar sevgi, şefkat ve bilgece sözler içindir. 80’lerin bağırışlı, azarlamalı terbiye yöntemleri için değil.
Aylin de kararını verdi: zor da olsa kendi başının çaresine bakacaktı. Evine, her şeyi zehir eden birini bir daha sokmamaya. Ve ona hak veriyorum.
Sizce büyükler torunlarına her gün bakmalı mı, yoksa bu sadece gönüllülük isteyen, zorlanmaması gereken bir şey mi?




