“Büyükanne torunlara bakacak diye düşünmüştük ama evimizi mahvetti”
Bu hikayeyi bana yakın bir arkadaşım anlattı. Ailesi, beş yaşında bir kız ve bir buçuk yaşında bir erkek kardeş olmak üzere iki küçük çocuğu olan genç bir çiftti. Kadın evde çocuklarla ilgilenirken, kocası çalışıyordu. Mütevazı ama mutlu bir hayatları vardı.
Ta ki maddi sıkıntılar başlayana kadar.
Küçük oğulları bir buçuk yaşına geldiğinde, arkadaşım Gülsüm işe geri dönmeye karar verdi. Kocası elinden geleni yapıyordu ama maaşı zar zor yetiyordu. Bakıcı tutmak mümkün değildi; çok pahalıydı. Tek çare kocasının annesi, büyükanneydi. Kadın, görünüşte pek direnmeden kabul etti. Herkes, torunlarla ilgilenmenin ona keyif vereceğini ve böylece Gülsüm’ün aile bütçesine katkı sağlayabileceğini düşünüyordu.
Gülsüm, büyüklere saygılı bir şekilde yetiştirilmişti ve büyükannenin işin üstesinden geleceğinden şüphe etmiyordu. Sonuçta kendisini de iyi yetiştirmişti.
Ama hiçbir şey düşündüğü gibi gitmedi.
Birkaç hafta sonra büyükanne sürekli şikayet etmeye başladı: Torunların şımarık, asi ve söz dinlemez olduklarını, evi dağıttıklarını, yemek yemediklerini söylüyordu. Her gün Gülsüm’ü arayıp ne kadar zorlandığından yakınıyordu.
“Bunların senin eline ihtiyacı var, yanlış yetiştirmişsin!” diyordu öfkeyle kaynanası. “Ben özür dilerim, ama bakıcı değilim. Benim de işlerim ve sağlığım var. Her gün onlarla oturamam.”
Sonunda bir gün, “hafta içinde yasal bir izin gününe ihtiyacı olduğunu” söyleyiverdi. Gülsüm şok oldu. O ve kocası çalışmak zorundaydı, ama kocasının annesi birden dinlenmek istiyordu. Peki çocuklara kim bakacaktı?
Kaynana sadece çocukları eleştirmekle kalmıyordu. Oğlunun ve gelininin evine kendi kurallarını dayatmaya başladı. Havlular yanlış asılıyordu, yatak düzgün serilmemişti, tencereler yanlış raftaydı. Bir gün çamaşırlarını bile düzenlemeye kalkıştı, çünkü “onun evinde her şey onun istediği gibi olmalıydı.” Gülsüm ve kocası ilk başta sabrettiler ama artık sabırlarının sınırına gelmişlerdi.
Büyük kızlarını anaokuluna aldıklarında, Gülsüm rahat bir nefes aldı. Geriye sadece bir yıl daha anaokuluna gidemeyecek olan oğlu kalmıştı. Ama kararını vermişti: Kaynanası artık bakıcılık yapmayacaktı. Onunla görüşmelerini en aza indirdi. Haftada bir kez aradı, torunlarını da ayda bir görüyordu, hem de isteksizce.
Evet, büyükanne zor bir dönemde yardım etmişti ama sürekli eleştiriler, baskılar ve “her şeyi kendi bildiği gibi yapma çabası” aralarında kalan son güven ipini de koparmıştı. Gülsüm bana, çocuklarının bu baskı altında büyümesini istemediğini söyledi. Kendisi de büyükannesinin nasihatleri olmadan büyümüştü ve çocukların sevgiyle, sıcaklıkla yetişmesi gerektiğini düşünüyordu.
Dışarıdan bakınca, “nankör bir gelin” gibi görünebilir. Ama her gün beynine işlenen eleştiriler, her detay veHer şeye rağmen, Gülsüm artık biliyordu ki en doğru kararı vermişti.




