Bugün telefonumu karıştırırken eski fotoğraflara denk geldim. Ne çok anı birikmiş… Geziler, kutlamalar, gündelik hayatımız. Eşimle birlikte albümleri düzenlemeye karar verdik. Sıradan bir iş gibi görünüyordu, ta ki bir fotoğraf çıkana kadar. Kalbim sıkıştı. Ekranda, eşim vardı – neşeli, şık, elinde bir kadeh şampanya… Ablasının düğününde. Yalnız. Bensiz. Dört yıl geçmesine rağmen, o gece hissettiklerim yeniden canlandı: gereksiz, yabancı, silinmiş gibiydim.
O zamanlar yeni evlenmiştik. Beş yıllık bir ilişkinin ardından, görkemli bir tören yerine sade ama sevgi dolu bir nikâhla hayatımızı birleştirdik. Eşimin geniş bir ailesi olduğunu biliyordum, çoğunu yüzlerini bile görmeden tanıyordum, sadece anlatılanlardan. Ama en yakınlarını – annesi, babası, babaannesi ve iki kız kardeşini – tanıyordum. Derin bir iletişimimiz yoktu, sadece bayramlarda, sofrapistra birkaç kelam. Gerçekten iletişim kurabildiğim tek kişi kayınvalidemdi. Ara sıra arar, halimi hatrımı sorar, çaya davet ederdi.
Nikâhımızdan birkaç ay sonra, eşimin ablasının da evleneceği haberi geldi. Bunu bana kayınvalidem söyledi. Ayrıca, “Hediye için bir şeyler düşünmelisiniz” diye ekledi. Biz de eşimle, gelenek olduğu üzüre, para çeki hazırlamaya karar verdik. Düğün hazırlıklarını duyuyorduk: restoran ayarlanmış, gelinlik seçilmiş, davetiyeler basılmış, misafirler için hediyeler bile alınmıştı. “Yakında davetiyeniz gelecek,” demişti kayınvalidem gülümseyerek.
Ve geldi. Ama sadece eşimin adına. Benim adım yoktu.
On kez okudum. Hiçbir hata yoktu. Sadece onun ismi. Benim soyadım yoktu. “Eşinizle birlikte” yazmıyordu. Sadece o. Yalnız.
Canım yandı. Çok. Ben bir yabancı değildim, sıradan bir seks arkadaşı değildim, onun eşiydim. Ablasıyla kanka değildik belki, ama aramızda hiç sorun da olmamıştı. Tüm aile yemeklerinde bulunmuş, hediyeler getirmiş, tebrikler etmiştim. Açık yüreklilikle onların ailesini kabullenmiştim. Şimdiyse, sanki hiç var olmamışım gibiydim.
Eşim üzüldüğümü anladı ve ablasını aradı. Cevap şok ediciydi: “Seni davet ettim, sen benim kardeşimsin. Onu nedeeyse hiç tanımıyorum. Düğünümde ne işi var?” Sanki onun hayatının bir parçası değilmişim gibi. Aramızda hiçbir bağ yokmuş gibi. Düğün onun günüydü, istediğini davet edebilirdi. Resmi olarak evet, doğru. Ama insan olarak, böyle mi yapılır?
Bizim düğünümüzde coşkuyla eğlenmişti. İçmiş, gülmüş, sanki kan bağımız varmış gibi dans etmişti. Şimdiyse, “görmek istemiyorum” deyip geçmişti. Hepsi buydu.
Eşim gitmemeyi düşündü. Ama izin vermedim. “O senin ablan. Bu onun günü. Onun yanında olmak zorundasın. Ben… atlatırım. Zaten oğlumu bırakacak kimse yok.” Ve gitti. Neşesiz, isteksiz, ama gitti.
Geç saatte döndü, sessizdi. Sormadım, anlatmadı. Aramıza bir sessizlik çöktü. Hiç ailesi yüzünden tartışmamıştık, ama o gün bir yara açıldı. Zamanla her şey unutulmuş gibiydi, ta ki o fotoğrafı tekrar görünceye kadar – kendimi yine dışlanmış hissettim.
Şimdi anlıyorum ki, mesele düğün değil. Beni silmişlerdi. Fark etmemişlerdi. Önemsiz bulmuşlardı. Oysa saygı, küçük şeylerle başlar. Birini, ailenin fotoğraf albümünde “fazlalık” konumuna düşürmemekle…
Belki de affedemediğim şey bu. Ne ablasına… ne de kendime. O gün gülümseyip, “Önemli değil, git,” dediğim için.




