“Beni saymıyorsun! Köpeğin yüzünden beni tebrik etmeye gelmedin!” diye sitem ediyordu kaynana.
Kaynanam, Fatma Hanım, bir haftadır içine sindiremiyordu. Derinden gücenmişti, çünkü ben, Ayşe, onun doğum gününe gitmemiştim. O gün sadık dostum köpeğimin can çekiştiği umurunda bile değildi. Her şeyi bırakıp, zoraki bir gülümsemeyle ona koşmamı ve kendi acımı unutmamı bekliyordu. Ama yapamadım. Kalbim parçalanıyordu, onun sözleri ise bardağı taşıran son damla oldu.
Kocam, Murat’la birlikte Sivas’ın küçük bir kasabasında, kaynanamdan ayrı yaşıyorduk. Fatma Hanım’la nadiren konuşurduk, açıkçası bu evliliğimizi kurtarıyordu. O, her işe burnunu sokan, her zaman haklı olduğunu düşünen ve bana sürekli böyle “mükemmel” bir kocaya sahip olduğum için şükretmem gerektiğini söyleyen bir kadındı. Murat harika bir insandı, onu seviyordum. Kendi kararlarını annesine danışmadan alırdı, bu da onu çileden çıkarıyordu. Oğlunu yönetemediğini anlayınca, evliliğimizin ancak onun lütfuyla ayakta durduğunu düşünmeye başladı. Her sözü kibir doluydu ve artık buna dayanacak halim kalmamıştı.
Onun doğum günleri ise ayrı bir kabustu. Fatma Hanım, bu günleri herkesin onun istediği gibi davranması gereken büyük bir gösteriye çevirirdi. Tüm akrabaları toplar, masanın başköşesine kurulur, tebrikleri kabul eder, ilgi odağı olmanın tadını çıkarırdı. Buna katlanmak zordu ama asıl hazırlıklar haftalar öncesinden başlardı. Murat’ı pazarlara, dükkânlara sürükler, internette “özel” tarifler arar, beni de yardımcısı yapardı: alışveriş, salata doğrama, masa düzenleme… Kutlama günü sabah erkenden gelip evini temizlemem, yemek yapmam, sofrayı kurmam, sonra da misafirleri eğlendirmem beklenirdi. Hepsi de onun “Bunu böyle kesmedin!”, “Şunu oraya koymadın!” gibi söylenmeleri altında… Bu yüzden bu günlerden nefret etmem şaşırtıcı değil.
Son iki yıldır yemek işlerinden kurtulmuştum. Murat’ın küçük kardeşinin eşi, profesyonel bir aşçıydı. Onların düğününden sonra mutfak işleri ona kalmıştı ama yine de orada bulunup misafirlere hizmet etmek zorundaydım. Bu sefer hiç gitmedim. Köpeğim, Karabaş, çok hastaydı. Kanser olduğu anlaşılmıştı ve veterinerin dediğine göre umut yoktu. Kaynanamın doğum gününden bir gün önce durumu daha da kötüleşti. Bütün gece uyumadım, yanında oturdum, okşadım, yemek yedirmeye çalıştım. Kalbim parçalanıyordu. Karabaş’ı barınaktan yavruyken almıştık, ailemizin bir parçasıydı. Şimdi ise ölüyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum. Bu acı dayanılmazdı.
Evcil hayvanını kaybeden herkes ne hissettiğimi anlar. Dünya başıma yıkılmıştı, hiçbir şeyden keyif alamıyordum. Murat da üzülüyordu ama benim kadar değil. Annesini tek başına kutlamaya gitmeye karar verdik. Fatma Hanım’ı aradım, durumu anlattım, özür diledim ve telefonla tebrik ettim. Evde kaldım, Karabaş’ın son anlarına kadar yanında oldum. O, Murat annesindeyken gözlerini kapadı. Patisini tutmuş, ağlıyordum, arkadaşımın sonsuza dek gittiğine inanamıyordum. Murat döndüğünde ona anlattım. Beni kucakladı ama acımın derinliğini tam olarak anlamadığını görebiliyordum.
Ertesi sabah kaynana aradı. Bana nasıl olduğumu soracağını ya da en azından bir teselli cümlesi duyacağımı ummuştum. Ama onun yerine üzerime yürüdü: “Ben senin arayıp özür dilemeni bekliyordum! Doğum günüme gelmedin, beni görmezden geldin! Bu ne hakaret böyle?” Göz yaşlarıma hâkim olmaya çalışarak, “Karabaş hastaydı, öldü,” diye hatırlattım. Ama cevabı beni bitirdi: “Ne olmuş yani? Köpekler hep ölür zaten, ömürleri kısa! Hem sizinki de sokak köpeğiydi! Beni saymıyorsun, tebrik etmeye gelmedin!” Telefonu kapattı, ben ise hıçkıra hıçkıra ağladım, bu kadar duygusuz olunabileceğine inanamıyordum.
Fatma Hanım durmadı. Murat’a şikâyet etmeye, beni saygısızlıkla suçlamaya başladı. Neyse ki Murat beni savunarak onu tersledi. Ama kaynana pes etmedi: bir hafta boyunca mesaj yağdırdı, onun özel gününü “bir köpeğe” feda ettiğim için beni azarladı. Hatta Murat’la bile tartıştı, ona beni “hizaya sokmasını” söyledi. Onun sözleri yüreğime bıçak gibi saplanıyordu. Nasıl bu kadar katı olunabilirdi? Karabaş sadece bir köpek değildi, hayatımızın bir parçasıydı, onun doğum günü ise sadece kendini övmek için bir bahane.
Artık onunla konuşmamaya karar verdim. Eğer Fatma Hanım benim acımı anlayamayacak kadar duygusuzsa, konuşacak bir şeyimiz yoktu. Hayatımızı yönetme çabalarından, bencilliğinden, kendini evrenin merkezi sanmasından bıkmıştım. Karabaş’ın yokluğu hâlâ içimi acıtıyor, ama kaynanamın duygularımı çiğnemesine izin vermeyeceğim. Murat bana destek oluyor, bu da bana güç veriyor. Artık kendi ailemi, kendi onurumu seçiyorum; başkasının acısını önemsemeyen bir kadını değil.




