Kışın, Toros Dağları’nın eteklerindeki küçük bir köye, yalnız bir dişi kurt geldi. Karların ayaklar altında çıtırdadığı, rüzgarın dalları kırdığı bir akşamüstüydü. Ormancı Mehmet, altmışlı yaşlarında bir adam, kulübesinden dışarı çıktı. Bahçe kapısının önünde, bitkin ve kemikleri sayılacak kadar zayıf bir kurt oturuyordu. Hırlamıyor, dişlerini göstermiyordu—sadece gözlerinde derin bir çaresizlikle bakıyordu.
Mehmet bir an duraksadı. Doğaya müdahale etmeli miydi? Sonra içeri girdi ve sakladığı av etlerinden birkaç parça getirdi. Kurt, yaklaşmadan, hafifçe başını eğdi adeta bir teşekkür eder gibi. Etleri alıp karanlıkta kayboldu.
O günden sonra düzenli olarak geldi. Hep yalnız, hep sessiz. Aynı yere oturur, beklerdi. Köylüler onu uyarsa da Mehmet beslemeye devam etti.
“Delirdin mi Mehmet? Her gece bir yırtıcı senin kapına geliyor! Ya saldırırsa?” diye söylenirdi komşusu Ayşe.
Ama Mehmet sadece başını sallardı. Biliyordu: Aç bir hayvan tehlikelidir, ama karnı doyarsa insana dokunmaz.
Haftalar geçti. Kar tipiye dönüşmüş, ormanda yiyecek kıtlaşmıştı. Kurt yine de geliyordu. Bazen bir iki gün ara verir, bazen geç kalırdı. Sonra bir gün, kayboldu. Mehmet bekledi. Bir gün, iki gün… Bir ay oldu, hiç görünmedi. Köylüler rahatlamıştı: “Sonunda gitti!” diye seviniyorlardı. Ama Mehmet’in içi rahat değildi. Ona bağlanmıştı—ne kadar tuhaf görünse de.
Tam iki ay sonra, soğuk bir akşamüstü, o tanıdık hırıltıyı duydu. Kalbi hızla çarptı. Kapıya çıktığında donup kaldı.
Kurt oradaydı, ama bu sefer yalnız değildi. Biraz gerisinde iki genç kurt duruyordu. Tedirgin ama saldırgan değillerdi. Üçü birden Mehmet’e bakıyordu. Hareket etmiyor, hırlamıyorlardı—sadece, neredeyse insan gibi, sakin ve derin bir bakışla.
Ne diyeceğini bilemedi. Eski pamuk ceketinin içinde üşüyordu, yanakları donuyordu. Sonra anladı: Bütün bu zaman sadece bir kurdu değil, onun ailesini de beslemişti. Verdiği etler boşa gitmemiş, yavrularına götürmüştü. Şimdi ise onları getirmişti—avlanmak için değil, korkudan da değil… belki vedalaşmak, belki de teşekkür etmek için. Kim bilir hayvanların dünyasında neler olur?
Bir dakika öylece durdular. Sonra kurt, ilk karşılaştıkları gibi başını hafifçe eğdi ve üçü birlikte karların arasında, çam ağaçlarının gölgesinde kayboldular.
O günden sonra köyde kimse ne o kurdu ne de yavrularını gördü. Mehmet bu hikayeyi kimseye anlatmadı. Ama bazen akşamları pencere kenarında durup ormana bakarken içinden sessizce geçirdiği bir şey vardı:
“Hoşça kal. Sana da teşekkürler, ormanın kız kardeşi.”
Bu sözlerde her şey vardı: Hüzün, minnet ve en vahşi doğanın bile iyiliği ve karşılıklı anlayışı barındırabileceğini bilmenin verdiği bir sıcaklık…




