Bugün günlüğüme oldukça gergin bir olay yazacağım. Eşimle on bir yıldır birlikteyiz. Zorluklarla ödediğimiz iki odalı bir dairemiz var. Sekiz yaşındaki oğlumuzla mutlu bir hayat sürüyorduk. Ta ki kayınvalidemin yeni “harika” fikri hayatımızı alt üst edene kadar.
Eşimin küçük bir kardeşi var, Emre. On yedi yaşında ve itiraf etmeliyim ki bu yıllar boyunca pek iletişimimiz olmadı. Eşim de onunla fazla konuşmaz—aralarında büyük yaş farkı var. Ayrıca eşim, ailesinin Emre’yi nasıl şımarttığına hep sinir olur. Her hatasını affedip sorumluluk vermiyorlar.
Emre okulda çok kötü durumda, neredeyse sınıfta kalacak. Buna rağmen zorla alınan her not için ödül alıyor—ya yeni bir tablet ya da marka ayakkabılar. Eşim hep der ki: “Ben olsam ikili not alınca gece gündüz ders çalıştırırlardı, ama ona teknolojik alet alıyorlar!”
Ben de ona hak veriyorum. Emre’nin her şeyi başkalarından beklediğini defalarca gördük. Sofrada oturup annesinin yemeği ısıtmasını, getirmesini bekliyor. Yemekten sonra ne bir “teşekkür” ne de “eline sağlık”. Kalkıp odasına gidiyor. Çorabını nereye koyduğunu bilmiyor, çay demlemeyi beceremiyor. Her şey ailesinin elinde. Eşim kayınvalidesine, “Bunu bir ömür boyu böyle mi taşıyacaksınız?” diye sorduğunda, “O senin gibi değil, ona daha çok şefkat lazım” diyerek savuşturuyor.
Bu konuşmalar genellikle kavga, küskünlük ve günlerce sessizlikle sonuçlanıyor. Biz de bu dramdan uzak durmaya çalışıyorduk. Ta ki Emre bizim şehirde bir üniversiteye girmeye karar verene kadar. İşte o zaman asıl çatışma başladı.
Kayınvalidem hiç çekinmeden Emre’yi bizde kalması için ikna etmeye çalıştı. “Yurda alamazlar—ikameti yok, kira maddi olarak zor, tek başına idare edemez. Aynı ailedeniz! İki odanız var, herkese yer yetecek!” diye ısrar etti.
Nazikçe açıklamaya çalıştım: bir odada biz yatıyoruz, diğerinde çocuğumuz. Başka bir yetişkini nereye koyacağız? Kayınvalidem gözleri parlayarak, “Torunuma ikinci bir ranza alırız, birlikte yaşarlar!” dedi. Sanki iki çocuk oyun oynayacak.
O noktada eşim patladı:
“Ben bakıcı değilim, anne! Bu çocuğun sorumluluğunu bize mi yıkmaya çalışıyorsun? Hayır! O senin oğlun—sen ilgilen! Ben on yedi yaşında tek başıma yaşadım, bir şey olmadı!”
Kayınvalidem gözyaşlarına boğuldu, bizi duygusuzlukla suçladı ve kapıyı çarparak çıktı. O gece kayınpeder aradı, “Aile olmak böyle bir şey değil! Kardeşini yalnız bırakıyorsun!” diye söylendi.
Ama eşim kararlıydı. “Emre’yi ziyaret edebilirim, eğer ona bir ev tutarsanız. Ama bizimle yaşayamaz. Artık büyüsün, kendi işini kendi görsün,” dedi.
“O daha on yedi yaşında!” diye itiraz etti kayınpeder.
“Ben de on yedi yaşındayken tek başıma yaşamaya başladım. Kimse kanat germedi bana!” diyerek telefonu kapattı.
Kayınvalidem birkaç kez daha aradı, ama eşim açmadı. Sonra bir mesaj geldi: “Mirası unut artık.” Dürüst olayım, eğer bu “miras” bir yetişkinin sorumluluğunu üstlenmekse, teşekkürler, istemiyoruz. Biz zaten her şeyi kendi emeğimizle kazandık—ailemizle, çabamızla, huzurumuzla.
Herkes kendi aldığı kararların sonuçlarına katlanmalı. Eğer birisi şımarıklık ve sorumsuzluk yolunu seçtiyse, şimdi kendi yaptığının bedelini ödemeli. Biz kimseye bir şey borçlu değiliz.




