Bir zamanlar, çocukluğumuzun geçtiği o eski mahallede, hayatımızın en önemli hikayelerinden biri yaşandı. Ailemiz, uzun süredir hayalini kurduğumuz geniş, üç odalı bir eve taşınmıştı. İki odayla iki oğlumuzla artık dar geliyordu, kocamın işleri de yoluna girmişti. Bu yeni ev, sadece bir yuva değil, aynı zamanda yeni bir ailenin başlangıcı oldu: yan dairede genç bir çift ve kızları oturuyordu. Zamanla öyle yakınlaştık ki, neredeyse bir aile gibi olduk. Bayramları birlikte kutluyor, şehir dışına gezilere çıkıyor, çocuklarımız birlikte oynuyordu.
Her şey yolundaydı, ta ki bir gün komşumuz Ali’nin ağır bir hastalığa yakalandığını öğrenene kadar. Kocamla inanamadık; o enerjik, neşeli adam birdenbire… Eşi ve en yakın dostum Leyla ise gözlerimizin önünde eriyordu. Zayıflamış, içine kapanmıştı. Ona destek olmaya çalıştım, “Geçecek” diyerek teselli ettim, belki bir gülümseme uyandırmak için şakalar yaptım. Ama doktorların umudu yoktu.
Aylarca kocamla elimizden geleni yaptık. Borçlara girdik, yemek götürdük, kızları Ayşe’yi gezmeye çıkardık. Sonra Ali vefat etti. Öyle ansızın oldu ki, sanki yüreğimizden bir parça kopmuştu. Leyla adeta bir gölgeye dönmüştü. Cenazeden sonraki ilk haftalar neredeyse yanından ayrılmadım. Ama zamanla kendini iyice kapattı, görüşmekten kaçındı, sadece küçük Ayşe ara sıra bize gelirdi—oynamak, bir şeyler yemek, sıcak bir yerde oturmak için…
Bir sabah Ayşe kapımı çaldı ve sessizce yemek istediğini söyledi. Açtı. Yemek yerken içimde bir endişe belirdi, hemen Leyla’nın evine çıktım. Dairede sert bir alkol kokusu vardı, Leyla yerde, dağınık eşyaların arasında uyuyordu. Buzdolabı bomboştu. Onunla konuşmaya çalıştım, yalvardım, rica ettim—ama nafile. Kendini iyice kaybetmişti. Ayşe ise okuldan sonra sık sık bize geliyordu. Başını okşuyor, “Seni koruyacağım” diyordum ve kalbimde artık bizim olduğunu hissediyordum. Kocamla hep bir kız çocuğu hayal etmiştik. İşte kader bize bu küçük kızı göndermişti.
Bir gün balkonda hava alırken sokaktan bir tartışma sesi duydum. Leyla’nın sesiydi.
“Ayşe, çabuk hazırlan, dedim!”
“Gitmek istemiyorum! Teyze Fatma beni bekliyor!” diye ağlıyordu küçük kız.
Hemen aşağı koştum. Leyla sarhoştu ve Ayşe’yi kolundan çekiştiriyordu.
“Leyla, ne yapıyorsun? Kendinde değilsin!” diye bağırdım.
“Bu benim çocuğum! İstediğimi yaparım!” diye kestirip attı.
“Şu an kendinin bile farkında değilsin! Bırak onu!”
Sonra öfkeyle Ayşe’nin kolunu bıraktı, bana doğru itti ve bağırdı:
“Al senin olsun! Artık bana gerek yok!”
Ayşe hıçkırıklara boğulmuştu. Onu sıkıca sarıldım ve fısıldadım:
“Ben yanındayım, güzel kızım, her şey düzelecek.”
O günden sonra Ayşe bizimle kaldı. Mahkeme kısa sürede Leyla’nın velayet hakkını elinden aldı. Kocamla ben evlat edinme belgelerini hazırladık ve birkaç ay sonra resmen Ayşe’nin annesi ve babası olduk. Başka bir şehre taşındık. Oğullarım büyüdü, evlendi, Ayşe ise üniversiteye girdi ve orada eşiyle tanıştı. Hep haberleştik, görüştük.
Sonra bir gün, hiç beklemediğim bir an, kapı çaldı:
“Anne, kalk, geldik!”
Yataktan doğruldum ve gözlerime inanamadım: Ayşe kapıda, gözleri ışıl ışıl, eşi ve bavullarıyla duruyordu.
“Bir haftalığına mı?” diye sordum gözlerim dolu dolu.
“Hayır. Artık hep buradayız. Bu şehre, benim memleketime yerleşmeye karar verdik. Ev alacağız.”
“O zaman benimle kalın! Yer var!” diyerek ona sarıldım. Sonra bir şey fark ettim—karnına hafifçe dokunuyordu. “Hamile misin?”
“Evet, dört aylık, anne…”
Gözlerimden yaşlar boşandı. Evimiz yeni bir ışıkla, yeni bir hayatla doldu. Bebek doğdu ve ben yine nine oldum. Oğullarım ziyarete geldi, ev çocuk sesleriyle şenlendi. Bir aileye bakıyordum—kızıma, torunuma—ve biliyordum ki, bir gün kader hepimiz için doğru kararı vermişti.




